EN AZ UNUTTUKLARIMIZ

1.   Güzel anlar, anılar

2.   Yatmadan önce gözden geçirilenler

3.   Hatırlanması gerektiğine karar verilen şeyler

4.   Üzerinde sık sık konuşulan, tekrar edilen şeyler

5.   Kazanılan başarılar

6.   Kişiye anlamlı gelen konular

7.   Sık sık kullanılan, zaman zaman gözden geçirilen veya düşünülen konular

8.   Üzerinden iki hafta geçmeden yenilenenler

9.   Her zaman yüksek sesle düşünülen ve konuşulanlar

10. Çocukluk döneminde kazanılan ve bellekte kalıcı izler bırakan anılar

11. Fiziksel becerilere sıkı sıkıya bağlı olanlar

12. Kişiyi doğrudan ilgilendiren konular ve olaylar

 

EN ÇOK UNUTTUKLARIMIZ

1.   Adlar

2.   Rakamlar ve tarihler

3.   İstenmeyen şeyler

4.   Zor öğrenilmiş, tam olarak kavranmamış konular

5.   İnançlarımıza ve ön yargılarımıza ters düşen şeyler

6.   Kısa sürede ve zorla öğrenmek zorunda kaldıklarımız

7.   Başarısızlıklarımız

8.   Öğrenmeye çalışmadan, rastgele edindiğimiz bilgiler

9.   Öğrendikten sonra üzerinde yeterince düşünmediğimiz konular

10. Yoğun, hasta, isteksiz ve sıkıntılı anlarımızda öğrenmeye çalıştığımız bilgiler

11. Uzunca bir süre çalışarak, ara vermeden öğrenilenler

12. Anlayamadığımız, bize anlamsız gelen şeyler


DERS NASIL ÇALIŞILMAZ?

Bir şeyi ezberlemek, bilmek sayılmaz.

                                                                           MONTAIGNE

1.   Beden gevşek, uyuşuk vaziyette, sadece seçtiğiniz, size ilginç gelen konular üzerinde durursanız

2.   Eğlence arar gibi bir havanız varsa

3.   Dersten derse, konudan konuya atlarsanız

4.   Zaman zaman hayale dalarsanız ve çalışmanız bölünürse

5.   Düşünce kontrolünüz yoksa

6.   Vakit geçirmek için resimlere  (şekillere)  anlamsızca bakarsanız

7.   Önemli kavramları atlar,  öğrenme olayını hep sonraya ertelerseniz

8.   Gözünüz aynı cümleye dakikalarca takılı kalırsa.

9.  Bazen sabırsızlıkla, bazen de sıkılma nedeniyle acele ve atlayarak okursanız

10. Gelişi güzel,  karalama yapar gibi not tutarsanız

11. Hatırlamayı rastlantılara bırakırsanız

12. Ders çalışma zorlaştığında veya sıkıcı olmaya başladığında, çalışmayı tamamen bırakırsanız. Yani aslında, ders çalışmamak için bahaneler icat ederseniz


Unutulan Gözlük

          Sayın Orhan ERCAN'ın dikkatlerine, Ankara, 12.01.1988

          Pek Muhterem Orhan ERCAN bey kardeşim,

         8.1.1988 tarihinde lütfedip beni evinizde misafir etmiştiniz. Pek büyük bir şanssızlık neticesinde ve biraz da acele etmemden sebeple, gözlüğümü kıymetli evinizin kıymetli banyosunda unutmuş bulunmaktayım. 
      Binaenaleyh, zamanınızı almaktan son derece müteessir olmakla beraber, gözlüksüzlüğün ne denli zor bir durum olduğunu takdir edeceğinizi ümid etmekten başka yapacak bir şeyim yoktur. Pervasız misalimi mazur görün, bir nev'i yarım insan gibi addediyorum gözlüksüzken kendimi efendim.

        Kıymetli zamanınızdan bir kısmını ayırarak, gözlüğümü XYZ Kargo marifetiyle tarafıma gönderebilirseniz (misal, bir diş macunu kutusuna koyup gönderebilirsiniz), size olan minnetimin ziyadesiyle artacağını arz ederim.
           NOT: Kargo mesarifleri bizzat tarafımdan ödenecektir.
Saygı ve muhabbetlerimle kucaklarım...
                                                                                        Muarrem ENSARİ


ENTERESAN FİKİRLER

 

>Madem okumanın yaşı yok, bırakın da çocukluğumuzu yaşayalım.

 

>"Bilmemek ayıp değil öğrenmemek ayıp" atasözü, sözlülerde geçerli olsun.

 

>Artık yeni bir kardeş istemiyorum. Her seferinde harçlığım yarıya iniyor.

 

>Dersler, biraz daha neşeli hale getirilsin. Ya da sınıfta uyumak yasak olmasın.

 

>Cetveller daha uzun yapılsın. Her seferinde kalkıp öğrencinin yanına gitmek zor oluyor.

 

>Sınıf başkanının yetkileri azaltılsın. Her teneffüs kola ısmarlamaktan bıktım. Zaten kaç kuruş harçlık alıyoruz ki...

 

>Geç kalınca sınıfa almamak iyi bir uygulama. Ama,  "yok"  yazılmasın...

 

>Sözlüye kaldırılan öğrencilere "Son arzusunun olup olmadığı" sorulsun. Bu büyük bir incelik olur.

 

>Birisi her gün kalemimi ve silgimi aşırıyor. Bu işi toptan halledip çantamı yürütebileceği günü sabırsızlıkla bekliyorum.

 

>Kopya çekerken yakalanınca ya dayak atılsın, ya da sıfır verilsin. İkisi birden biraz fazla oluyor.

 

>Dünyadaki aç insanlara yardım yapılsın. Kimse açlıktan ölmesin. Annem onları hatırlatınca hiç sevmediğim yemeği bile yemek zorunda kalıyorum.

 

>Ben bu köşeden öğretmenime seslenmek istiyorum. "Öğretmenim, ne olur bu kadar fazla ödev vermeyin. Çok bunalıyorum, koltuğun üstünde uyuyan kedimin, akvaryumdaki balığın hatta masanım üzerinde duran biblonun bile yerinde olmak istiyorum... Bu da gururuma dokunuyor.

 

>Camcılar, çocuklara indirim yapsınlar. Hiç olmazsa gol olan şutlardan para almasınlar.

 

>Test usulü yazılılar çok hoşuma gidiyor. Ama yanlışlar doğruyu götürmesinler.

 

>Ara sıra velilere de yazılı ve sözlü yapsınlar? Pekiyi almanın o kadar kolay olmadığını öğrensinler.

 

>Ev ödevim varken misafir gelmesin çünkü onların gelmesini bizim öğretmen mazeret kabul etmiyor.

 

>Pazarla pazartesi arasına da bir gün koysunlar. Pazartesi sabahları eşekten düşmüşe dönüyoruz.

 

>Okulda aşı olunacağını önceden haber versinler. Herkesin içinde ağlamak çok ayıp oluyor.

 

>Babam atari jetonlarının fiyatını bilse, eminim, bana verdiği harçlıktan utanırdı.

 

>Büyükler, biraz anlayışlı olsa, çocuk olmanın tadına doyulmaz.

 

>Akacak kan damarda dursun, saklanan samanların zamanı gelsin.


Huzur

            Bir gün bilge bir kral, huzuru en güzel resmedecek sanatçıya büyük bir ödül vereceğini ilan ettti. Yarışmaya çok sayıda sanatçı katıldı. Günlerce çalıştılar, birbirinden     güzel resimler yaptılar. Sonunda, eserlerini saraya teslim ettiler.

           Tablolara bakan kral sadece ikisinden gerçekten çok hoşlandı. Ama birinciyi seçmek için karar vermesi gerekiyor.

          Resimlerden birisinde, sükünetli bir göl vardı. Göl bir ayna gibi etrafına yükselen dağların huzurlu görüntüsünü yansıtıyordu.Üst tarafta pamuk beyazı bulutlar gökyüzünü süslüyordu. Resme kim baktıysa, onun mükemmel bir huzur resmi olduğunu düşünüyordu. 

       Diğer resimde de dağlar vardı. Ama engebeli ve çıplak dağlar. Üst tarafta öfkeli gökyüzünden yağmur boşalıyor ve şimşek çakıyor. Kısacası, resim hiç de huzur dolu  görünmüyordu.

            Fakat, kral resme bakınca, şelalenin ardında kayalıklarda bir çatlaktan çıkan mini minnacık bir çalılık gördü. Çalılığın üzerinde ise anne kuşun ördüğü bir kuş yuvası görünüyordu. Sertçe akan suyun orta yerinde, anne kuş yuvasını koruyor... Harika bir huzur ve sükun.

             Peki ödülü kim kazandı dersiniz?

            Kral ikinci resme seçti.

         ‘‘Çünkü’’ dedi, ‘‘Huzur hiçbir gürültünün, sıkıntının ya da zorluğun bulunmadığı yer demek değildir. Huzur, bütün bunların içinde bile yüreğinizin sükun bulabilmesidir. Huzurun gerçek anlamı budur.’’


Dirilen Köpek

(Olay Gerçek-miş)


               Olay bir havayolunun Hamburg-İstanbul seferini yaparken oluyor.
           Almanya’dan binen bir bayan köpeğini pet-basket içinde kargoya  veriyor, inince almak üzere... 2 saat sonra uçak inince önce kargo açılıyor ve köpeğin ölmüş olduğu ortaya çıkıyor.

Yer müdürü, "Ne yapalım şimdi? Kargoya konan hayvan ölürse çok büyük cezası var." diye düşünürken oradan biri atılır ve "Bu köpeğin çok benzeri bizim mahallede var, kadını 15 dk. bekletin onu getirip değiştirelim" der.

Nitekim öyle yapılır, ölü köpeğin tasması da yenisine takılır. Bu arada kadın sabırsızlanmaktadır, "köpeğim nerede" diye..

5 dk. sonra kargodan çıkan köpeği gören kadın o anda düşer bayılır.  

Alandakiler herhalde kendi köpeği olmadığını anladı da bayıldı diye düşünürler. Neyse kadın kendine gelince olay ortaya çıkar.

Kadın zaten Almanya'dan köpeğinin ölüsünü getiriyormuş.