Bunları Biliyor musunuz???

 

Çağdaşlaşma Yolunda

l930'lu yılların Türkiyesi'nin Urla gibi bir Ege şehrinde dahi açlıktan insanların öldüğünü...

Ortalama bir memurun aylık maaşının 50 lira olduğu bu dönemde, çağdaşlaşma yolunda(!)       75 000 lira gibi büyük paranlar ödeyerek heykel yaptırdığımızı...

 

Kendinizi Türklere Emanet Edin

16. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin gelişme yolu üzerinde direnmiş ve Türk orduları ile savaşa tutuşmuş olmasından dolayı Katolik Avrupa tarafından kendisine "Hıristiyanlığın şövalyesi" ünvanı verilen Boğdan Beyi Büyük Stefan'ın ölüm döşeğin de, evlatlarına gayet ibretli bir şekilde:

"Belki de yakında himayeye muhtaç olacaksınız Asla Rus'a yanaşmayın. Haindir, sizi yok eder. Fakat kendinizi Türklere emanet edin. Adil ve merhametlidirler" diyerek nasihat ettiğini …

 

Talan Edilen Mirasımız

Şanlı Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Gazinin mübarek anası Hayme Hatunun Domaniç’teki türbesini ulu hakan Abdülhamid Han'ın, ecdadına hürmetinin ifadesi olarak büyük bir itina ile tamir ettirip pencerelerini atlas perdelerle kaplattırdığını ve zeminini de Hereke dokuması muhteşem bir halı ile, döşettiğini . . .

Daha sonraları iş başına gelen Halk Partisi döneminde ise o muhteşem halının türbeden alınarak, partinin İnegöl ilçe yöneticilerinin kapılarına paspas yapıldığını ve atlas perdelerinin de kaymakamlık binasında kullanıldığını...

 

Ecdadımızın Silinmez İzleri

1976 yılında Suudi Arabistan’ın Cidde şehrinde, deniz suyunu tatlı suya çeviren bir tesisin açılışından sonra meslektaşları ile sohbete girişen dönemin Türkiye Büyükelçisi Necdet Özmen'in bir ara söze: "Bu Suudi Arabistan'ın ilk tuzdan arıtma tesisidir" diye başlaması üzerine

Fransız Büyükelçisinin hayretler içinde kalarak: "No... Sör... Bu Suudi Arabistan'ın ilk tuzdan arıtma tesisi değildir. İlki Osmanlılar'ın 1800'lü yılların sonunda yaptığıdır" diyerek ecdadımızın eşsiz mirasından habersiz yaşayan elçimizi mahcup ettiğini...

 

Bitmeyen Osmanlı Sevgisi

Balkanlar'dan Orta Doğu'ya kadar büyük bir coğrafyanın 1. Cihan Savaşından sonra elimizden çıkmasına rağmen, o topraklarda yaşayan halkın hala büyük bir hasretle "Osmanlı, Osmanlı " diye sayıkladığını ..

Budapeşte'den gelen bir yazarımıza bir Boşnak'ın  "Madem ki İstanbul'a gidiyorsun Allah aşkına o şehrin toprağını benim için öp Allah benim canımı İstanbul'u görmeden alması!" dediğini Trablusgarp'daki ihtiyar Cezayirlilerin , boyunlarına muska diye Osmanlı parası taktıklarını…

 

Batışın Remzi

Yükseliş dönemimizin ruhunu yansıtan mütevazı Topkapı Sarayına karşılık, yıkılışımızı remzeden Varsay taklidi Dolmabahçe Sarayının Avrupa'dan borç alınan para ile, 9 ton altın ve 41 ton gümüş kullanılarak inşa edildiğini...

 

Şefzade'nin Dolmabahçe Sefası

İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı yaptığı dönemde, oğlu Ömer İnönü'nün gerek talebelik gerekse daha sonraki yıllarda koskoca Dolmabahçe Sarayını ikametgah olarak kullanıp, yattığı bir oda için bütün sarayın kaloriferlerini yaktırdığını ve ayrıca bu şefzadenin sarayda kadınlı kızlı gece alemleri düzenlediğini...

Bütün bu olanların dönemin Millet Meclisinde ciddi tartışmalara yol açtığını ve o gün mecliste bulunan baba İnönü nün kulaklığı takılı olduğu halde müzakereleri işitmemezlikten geldiğini...

 

Ağaca Asılan Zekat Parası

Fatih Sultan Mehmet Han devrinde bir Müslümanın, günlerce dolaşıp yıllık zekatını verebileceği fakir birini arayıp bulamadığını...

Bunun üzerine zekatının tutarı olan parayı bir keseye koyarak Cağaloğlu'ndaki bir ağaca asıp, üzerine de:

"Müslüman kardeşim, bütün aramalarıma rağmen memleketimizde zekatımı verecek kimse bulamadım. Eğer muhtaç isen hiç tereddüt etmeden bunu al" diye yazdığını..

Ve bu kesenin üç ay kadar o ağaçta asılı kaldığını...

 

Biliyor muydunuz?

 


ARSA

Oğulları, yaşlı adamın son derece manzaralı bir yer aldığını duymuşlar ve ister istemez telaşa düşmüşlerdi.

Doktor olan:

—Bunu da diğeri gibi çarçur eder, diyordu. Ailede bizim paramızla mal sahibi yapmadığı adam kalmadı zaten.

Babaları, evlatlarına güvenmediği için sağlığına hayır yapmak istemiş ve o güne kadar edindiği servetinin bir kısmıyla aile fertlerinden bazılarına işyeri açmıştı. Şimdi de aldığı arsanın herkese yeteceğini söylüyordu. Bu ise, “arsa taksim edilecek” demekti.

Adamın mimar olan ikinci oğlu ise bambaşka hayaller peşindeydi. Arsayı henüz görmemiş olmasına rağmen orada mükemmel bir sitenin yapılacağına inanıyor ve yerin en manzaralı kısmında kendisine müstakil ev planlıyordu. Doktor kardeşinin yıllardır kurmaya düşündüğü klinik, bu sitenin merkezinde yer alabilirdi. Zaten kalp hastası olan babaları için de böyle bir yer gerekmiyor muydu?

Arsanın takdim edilme endişesi, yıllardır görüşmeyen iki kardeşi bir araya getirmiş ve onları tuhaf düşüncelere sevk etmişti. Belki de son günlerini yaşayan babaları bugün ölecek olsa , arsanın tamamı kendilerine kalmayacak mıydı?

Bu fikir çocukların beyinlerini bir kurt gibi kemirmeye başlamış ve sonunda onları, babalarının ölmesiyle acılarının da sona ereceğini inandırmıştı.

Ve yaşlı adam, arsaya ait herhangi bir muamele yapılmadan önce vefat etti.    İki de bir de tekleyen kalbi, bin bir güçlükte büyütüp doktor ettiği oğlunun biraz fazla dozda vurduğu kalp iğnesine dayanamamıştı.

Adam, ertesi gün defnedildi. Okunan Kur’an bittikten sonra çocukların yanına gelen mezarlık bekçisi, başsağlığı dileyip:

― Rahmetli babanız, ölmeden bir ay önce mezarlığın bu tepesini almış ve “ailemdeki herkese yeter” diyerek aile mezarlığı yapmıştı, dedi. Nur içinde yatsın, hep başkalarını düşünürdü.


Affetmek

          Bir lise öğretmeni bir gün derste öğrencilerine bir teklife bulunur:

“Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?’

Öğrenciler çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul ederler.

“O zaman” der öğretmen :  “Bundan sonra ne dersem yapacağınıza da söz verin”

Öğrenciler bunu da yaparlar.

“Şimdi yarınki ödevlerinize hazır olun.Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz!”

Öğrenciler, bu işten pek bir şey anlamışlardır. Ama ertesi sabah hepsinin sıralarının üzerinde patatesler ve torbalar hazırdı.

Kendisine meraklı gözlerle bakan öğrencilerine şöyle der öğretmen:

“Şimdi, bugüne dek affetmeyi reddettiniz her kişi için bir patates alın, o kişinin adını patatesin üzerine yazıp torbaya koyun.”

Bazı öğrenciler üçer-beşer tane patates koyarken, bazılarının torbası neredeyse ağzını kadar dolmuştur. Öğretmen, kendisine:

“Peki şimdi ne olacak?” der gibi bakan öğrencilerine ikinci açıklamasını yapar:

“Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız.Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken sıranızın üstünde hep yanınızda olacaktır.’

           Aradan bir hafta geçmiştir. Hocaları sınıfa girer girmez, denileni yapmış olan öğrenciler şikayete başlarlar:

“Hocam, bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor.”

“Hocam, patatesler kokmaya başladı. Vallahi, insanlar tuhaf bakıyorlar bana artık. Hem sıkıldık, hem yorulduk.”

Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir:

“Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz. Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkum ediyoruz. Affetmeyi karşımızdaki kişiye bir iyilik olarak düşünüyoruz. Halbuki affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir.’   


Harika organizasyon

         Bir adam bir taraftan arkadaşıyla yürüyüp diğer taraftan da çakısıyla oynarken yanlışlıkla parmağını kesti. Biraz ileride bir dispanser vardı. Parmağını kesen adam arkadaşına: 

            «Ben şurada pansuman yaptırayım» dedi ve dispansere girdi.

           İçeri girdiğinde, karşısına iki kapı çıktı. Birinin üstünde «Hastalıklar», ötekinin üstünde «Yaralar» yazılıydı.

           «Yaralar» yazılı kapıda girdi. Bu defa da iki kapıyla karşılaştı. Birinin üstünde «Kemik», ötekinin üstünde «Kas» yazılıydı. «Kas» yazılı kapıdan girdi ve yine iki kapıyla karşılaştı.

           Birinde «Önemli»,ötekinde «Önemsiz» yazılıydı. «Önemsiz» yazılı kapıdan girdi ve kendini bir anda sokakta buldu.

           Onun, dispanserin bir kapısından girip, aradan bir dakika bile geçmeden, bir başka kapısından çıktığını gören arkadaşı merakla sordu:

«Nasıl oldun dedi. «İyi baktılar mı sana

            Adam, hafif kanayan parmağını göstererek:

            Hayır, kimse bakmadı.

            Ama organizasyon iyiydi :)


GÜZEL VE ETKİLİ KONUŞMA TEKNİKLERİ                             

 

1-  Bilmediğiniz konuyu mükemmel sunamazsınız.Konuya hazırlıklı olmalısınız.

 

2-  Öğrencileri görecek ve etkileyecek bir noktada olmalısınız.

 

3-  Bütün öğrencilere göz temasınız olmalı.

 

4-  Konuyla ilgili merak uyandırmalısınız.

 

5-  Öğrenciler sınıfta dağınık değil,toplu halde oturmalıdır.

 

6-  Konuşurken öğrencilerin bakışlarından tepkilerini ölçün.

 

7-  Konuyu kısa cümlelerle açık ve net anlatmalısınız.

 

8-  Konuşmanıza ilginç bir olay,bir espiri, bir şiir veya anlamlı bir vecize ile başlayabilirsiniz.

 

9-  Öğrencilerinizin seviyesine uygun konuşmalısınız.

 

10-  Konuşurken sözü uzatıp sıkmayın.

 

11-  Konuşurken kolaydan zora, bilinenden bilinmeyene bir yol izlemelisiniz.

 

12-  Konuşurken öğrencilerinize sorular sorun. Alacağınız cevaplarla anlattıklarınızın ne kadar anlaşıldığını anlayınız.

 

13-  Ses tonunuz konuya uygun dalgalanmalar içermeli.(İnişli-çıkışlı.)

 

14-  Konunun önemli olan bölümlerini vurgulayın.

 

15-  Beden dilinizi kullanın.

 

16-  Ulaşılmaz erişilmez bir izlenim bırakmayın.

-Soru sorabilsin

-İtiraz edebilsin

 

17-  Dersinizi özetleyin ve çarpıcı bir cümleyle bitirin.


KİLO VERMEDE İP UÇLARI

Adaleli olmaya çalışın.  Adale daha fazla kalori yakar, hem de 24 saat boyunca.

Diyet yapmayı bırakın-çünkü diyetlerde sürekli "hırsızlık" yapmak için fırsat kollanır- yasaklanan şey cazip hale gelir. Kendinize hiçbir şeyi yasaklamayın; yalnız, "onlardan" daha az yiyin.

 
Kilo vermede başarılı olanlar günde beş öğün yemek yiyenlerdir; yani sık yiyin, ama az yiyin. Bol bol su için, yemek aralarında atıştırmanızı kesecektir.

 
Kilo vermeyi hem kendiniz isteyin, hem de kendiniz verin… Birisi sizi sürekli kontrol altında tutarsa, bu iş yürümez!

 
Arkadaşınızda başarılı olan bir diyet, sizin için başarılı olmayabilir.

Kilo verme hedefinizi minik adımlarla gerçekleştirin. Yani 15 kilo vermeniz gerekiyor veya istiyorsanız, ilk etapta 5 kilo vermeyi hedefleyin.

 
Akşam yatmadan kendinize bir sorun, bugünkü yediğim içtiğimle hayatımın sonuna kadar bu şekilde yaşayabilir miyim? Cevabınız hayır ise gerekli değişiklikleri yapın.

Porsiyonlara dikkat edin! Ne az, ne de fazla olsun...

 
Daha çok sevdiğiniz yemeklerde, yiyeceklerde porsiyonlara dikkat edin.

Yorgun bir günün sonunda boş bir buzdolabının maliyeti bir pizza veya Mc Donalds şeklinde yüksek olabilir.

 
Yemeğe çıkmamazlık etmeyin ama seçici olun.


Kendinize uygun, hobi olarak yapabileceğiniz egzersiz seçin.


Aklınıza yemek yemek geldiğinde, sevdiğiniz başka bir şeyi yapmaya başlayın. Zamanla yemek yemeyi o kadar sık düşünmemenizi sağlayacaktır.

 
Eğer seviyorsanız, çikolata, cips, dondurma gibi yiyecekleri almayınız. İlk etapta iradenizi alış-verişte gösteriniz.


Kullanabileceğiniz 500-600 kalori varsa, en sevdiğiniz yiyecekleri yiyerek bu limitinizi doldurun.

Yiyecek malzemelerinin teker teker sarılmış veya küçük paketler halinde olanlarından alın.

Hangi durumların sizi yemek yemeye sevk edeceğini bilip, bunları başka bir şeyler yaparak atlatın.


Yerken sürekli kendinize sorun: “Ben hala aç mıyım?”

 
Yürüyün, bol bol yürüyün. Günün birinde koşmayı da deneyin. Pes etmeyin!

 
Kilo verme ile ilgili zorluk çeken fakat sonunda başaran insanlarla ilgili ne bulursanız okuyun.

Kendinizi nasıl görmek istediğinizi hayal ederseniz, hayal ettiğiniz kişi olursunuz.

 
Kilo vermeyle ilgili negatif düşünce içinde bulunmayın.

Tartının ne dediği o kadar önemli değildir. Önemli olan nasıl gözüktüğünüz. Kas yağdan daha ağırdır, ama insanı ince gösterir.

 
Su, su, su! Bazen susuzluk da açlık olarak yorumlanabilir!

 
Canınız mı sıkılıyor?, yalnız mısınız?, kızgın mı!? Unutmayın ki bu tarz modlara yemek yemek çözüm getirmez.


Unutmamanız Gerekenler


Açlık diyetleri metabolizmanızı yavaşlatır, vücut az kalori yakar.

Gerektiğinden fazla yemek yemeyin.

Doyduysanız yemek yemeyi kesin.

Çok acıkmanıza fırsat vermeyin.


BEN BİR ÖĞRETMENİM…

…Tüm Şehit Öğretmenler İçin…

 

 

Kadim zamanlarda, yorgun yolcuların konakladığı kervansaraylar gibi olmalıyım. Sıcak, emin, cömert. Kışla yaz kucaklaşmalı ellerimde. Çorak toprakların bağrından nehirler akıtmalıyım, gür ve gümrah. Ve toprağımın çorak yanlarını kanımla sulamalıyım, vahaya dönüştürmeliyim tüm coğrafyamı. Gürbüz çocukların, anne rahminde boğulmalarından korkmadan, her gün biraz daha büyümeliyim, gelişmeliyim, çoğalmalıyım.

 

 

            Ben bir öğretmenim. Yıllar yavaş yavaş gözlerimin aydınlığını karartır, isterim ki ışıklarım öğrencilerimin gözlerinde yıldız gibi parlasın. Kelimelerim öpücükler kadar yumuşak bir biçimde sarsın öğrencilerimi. Kelimelerim yıldız olsun göklerine, kandil kandil aydınlatsın karanlıkları. Ve iz bırakmak bugünden yarına, vücudun dar ve sevimsiz geometrisinden kurtulup yok olmak bir ideal uğruna. Hayatın ne kadar kısa, ne kadar oyun ve oyalanmadan ibaret olduğunu düşünerek, yeni ufuklar belirlemek ve ebedileşmek ebedi değerler uğruna. Sonra boyut kazanmak, çoğalmak, müthiş bir seziş gayretiyle düzinelerce insan olmak bir bedende. Bir anıta, bir kitaba, bir kitabeye dönüşmek ve ruhlarıyla güven ve sevgi kaynağı olmak, toprak kadar mümbit, toprak gibi ebedileşmek ardından. Kutsal bir emanet olarak görmek öğrencileri ve kutsal bir metin aktarır gibi ihtimam göstermek her kelimeye. Bir de infaz saatlerini bilen ölüme mahkum suçlular gibi dolu dolu yaşamak zamanın her anını. Küçük vazifelerden kurtulmak için, büyük hayallerin mahzeninde ilerlemenin yanlışlığına düşmeden yerine getirmek kendine düşeni.

 

            Yaşamak sevmektir, Sevmek yaşamak…

 

            Ben bir öğretmenim, kuzey nehirleri kadar serin olmam gerektiğini bilirim çölün bağrında. Güney iklimlerinde soylu, sükunetli bir vaha olmalıyım her mevsim. Acziyetlerime, kollarından ve zaaflarından bağlı olmadığımın bilinciyle yaşamalıyım. Bir meltem gibi esmeliyim yanık yüreklerde. Her sabah bir arz-ı mev’ud’la çıkmalıyım öğrencilerimin karşısına. Umutlar oluşturmalıyım düşsüz akşamlarda düş kırıklıklarından, Minerva’nın baykuşunun ötmemesi için ülkemin gökyüzünde. Ben öğretmenim. Yanlış attığım her adımın, öğrencilerimin dünyalarında, bir sütunun yıkılmasına sebep olduğunun farkında olmalıyım. Cam parçalarını, elmas kırıklarına tercih edenlerden de olmamalıyım. Cehaleti düşman olarak görüp, göstermediğim, onu yenemeyince ona alışmaya kalkmak, hiçbir zaman geçmemeli aklımdan. Heyecanım daima taze olmalı yüreğimde. Hatıralar oluşturmalıyım bahçemde, çiçek çiçek, renk renk. Baharda dallarında yaprakların gülümsemediği, ağaçlar gibi olmalıyım her mevsim. Gökten ışık yağarken yeryüzüne, ben de bir ışık olarak kanatlanmalıyım yeryüzünden. İbrahim gibi, ateş denizini gül bahçesine dönüştürmeyi de başarmalıyım. Cehalet zindanlarının kalın duvarlarından sızan ışık olmalıyım, bu ışıkla gözleri kamaşmalı karanlık ruhların.

 

            Ben bir kozmik kavga vermeliyim…

 

            Kadim zamanlarda, yorgun yolcuların konakladığı kervansaraylar gibi olmalıyım. Sıcak emin, cömert. Kışla yaz kucaklaşmalı ellerimde. Çorak toprakların bağrından nehirler akıtmalıyım, gür ve gümrah. Ve toprağımın çorak yanlarını kanımla sulamalıyım, vahaya dönüştürmeliyim tüm coğrafyamı. Gürbüz çocukların, anne rahminde boğulmalarından korkmadan, her gün biraz daha büyümeliyim, gelişmeliyim, çoğalmalıyım. Benden öncekilerin kanlı mızraklarıyla çizdiği fütuhat haritamın, paramparça olmaması için hep uyanık olmalıyım, hep tetikte kalmalıyım. Çünkü ben bir öğretmenim. Teskin olmaz bir arzuyla uğraşılmaya değer üç meşgalem olmalı benim: İlim, irfan, terbiye. Sonsuz fedakarlıklar ile karanlıklardan kurtarmalıyım etrafımı, dolunay gibi. Ben bir kıvılcım olarak kalmalıyım her zaman. Hatıralarda ebedileşmeliyim. Menfaatler, kıyılarıma uğramadan geçip giden gemiler gibi olmalı. Benim de fırtınalı anlarımda, sığınacağım limanlarım da olmalı, kitaplardan limanlar yapmalıyım kendime. Muhkem, emin, ebedi. İki şey sadır olmalı benden ışık ve söz, herkesin gökyüzünü aydınlatan ışık, herkesin gönlünü genişleten söz. Zaman, kelimelerin külleri arasına gömse de beni, ben bir kıvılcım olarak kalmalıyım orada. Hatıralarda ebedileşmeliyim. Bir nefeste tutuşmalıyım zihinlerde. İnsanlık sürdüğü kadar sürmeli, benim bu kozmik kavgam. Uğruna öldüğüm ülkemin topraklarının bağrından başaklar yükselecek biliyorum, salkım saçak. Ben yediveren olurum, soylu bir kavgada topraklarıma düşünce. Ben ölünce dilsiz çöller, kuş nağmeleriyle şenlenir. Ve ben yaşayabilmek ve yaşatabilmek için;

                        Çekilmez gibi görünen acılar çekmeliyim

            Gece gibi, ölüm gibi ansızın gelen

            İhanetleri karşılamalıyım göğsümün sıcaklığında

                        Ve direnmeliyim hain akşamlara

            İlk yaz şafaklarına

                        Hayat vermek için sevmeliyim ölürcesine

            Umutlar yeşertmeliyim düşsüz akşamlarda düş kırıklıklarından

                        Örtünce yüzünü mertliğin

            Bir eşkıya kurşunuyla ansızın

                        Uzanmalıyım dünden yarına boylu boyunca

            Yeryüzünün onuru olmak için

 

            Çağların karanlığını, bir ateşböceği gümrahlığıyla da olsa aydınlatmasaydım, gayretimin tutuşturucu nefesiyle kıvılcımları volkanik bir aleve dönüştürmeseydim, bütün bir milletin ruhu ısınmayacak, karanlıklar fecre dönüşmeyecekti.

 

            Ben bir öğretmenim. Öğrencilerime, gençliğin sadece insan ömrünün ilk ve erken dönemi olmadığını, onun bir akıl ve idrak durumu, bir irade derecesi, bir hayal gücü, heyecanların kuvvet ve dinçliği, cesaretin umutsuzluğa ve korkaklığa, macera iştiharının rahat ve asude yaşam sevdasına daha üstün geldiğinden de söz etmeliyim. Gençliğin, zamanı kavrama ve kuşatma süreci olduğunu da belletmeliyim onlara. Her gün yeniden umut taşımalıyım öğrencilerime, kucak kucak. Güneşin sadece umudu olanların karanlığını aydınlattığını, kutup yıldızlarının, sadece uzağı görenlerin, uzaklarda farklı bir yaşam biçiminin var olduğunu, var olması gerektiğini düşünenlere yol göstereceğini, iyice belletmeliyim onlara. Heyecan ve yaşama sevincinin yok olmasıyla, kendileri yaşasalar da, ruhlarının öleceğini de anlatmalıyım.

 

            Üzüntü, şüphe, özgüvensizlik, korku ve yeis, bütün bunlar, başları eğen, yükselme yeteneğinde olan inancın önündeki engellerdir. Hayatta, zafer ve yenilgi iç içedir ve bunlar sudaki dalgalar gibi birbirlerini takip ederler. Bu yüzden, her sıkıntının bir ödülün hazırlayıcısı olduğuna inandırmalıyım onları. Samimiyetle atılan hiçbir adımın sonuçsuz kaldığına kimsenin tanık olmadığını da söylemeliyim. Mutluluğun yollarından birinin, üzerimize düşeni yaptıktan sonra beklentilerden uzak, zafere ve yenilgiye aynı derecede duvarsız kalmakla, elde edilebileceğine inanmasını sağlamalıyım öğrencilerimin.

 

            Ben bir öğretmenim. Öğrencilerime, başarmak uğruna, ellerinde neleri varsa verdikten sonra, bir an için, bunların boşa gittiğini görüp de yıkılmadan, tekrar yorgun vücutları ve titrek dizleriyle, yeniden doğrulmayı başarabileceklerine inandırmalıyım onları. Kasları ve sinirleri yıpranmış, iradeleri güçlü, arzuları diri ise, tüm büyük adamlar gibi, düşmanlarının yaptıkları kötülükleri hatırlayacak bir hafızaya da sahip değil iseler, bundan da öte, düşmanlık duygularından soyutlanıp, mümkünse içlerindeki düşmanlık hislerine düşmanlık etmelerini ve insanların onlara güven duymalarının erdemini kavratabilirsem, adıma layık olduğumu düşüneceğim. Onlara, şafakların sökmesinin, binlerce yıldızın yok olmasına bağlı olduğuna ve tüm ihtiyaçlarının, içlerindeki cevherin işletilmesiyle karşılanacağına, kendilerini inandırabilirsem, o zaman, başkalarının üzeride sadece masmavi bir gök, ayaklarının altında ise yeryüzünün tüm hazinelerinin olduğunu da öğretmiş olurum.

 

            Gündelik telaşlarım yüreğimi örselememeli…

 

            Bazen kör bir kuyuya benzese de hayat, ölüme bile koşacak mecalim kalmasa da, sevdiklerim umutlarım yine de kaybolmamalı gözümde. Aczime tahammül göstermesini de bilmeliyim. Böyle zamanlarımda çevremi kırmamak için, bütün terbiyemi, bütün insanlığımı, tüm makuliyetimi seferber etmeliyim. Her davranışım, hürmet ve takdire layık olmalı. Günler soğuk, düşman ve acımasız. Asya akıncıları gibi geçip gitse de yanımdan, ben yaşlanmamalıyım, kimse beni yaşlı görmemeli, çünkü ben bir öğretmenim. Başka bir gezegenin insanıymış gibi, hayatı sadece seyretsem de, sefaletler, intibaksızlar, kuşatsa da beni aç bir kurt gibi, yeise, korkuya umutsuzluğa dair en ufak bir emare görmemeli kimse üzerimde. Çünkü ben bir öğretmenim. Kelimeleri kirli libaslarından kurtararak, bir kelebek hafifliğiyle ve yaz akşamlarında birer yıldız parlaklığında kullanmalıyım. Mehtap gibi olmalıyım. Bütün kusurları muhteşem bir manzaraya dönüştüren bir mehtap gibi. Ondan daha çok ebedi, ondan daha çok gönüle seslenen. Tabiata benzemeliyim, onun kadar cömert, onun kadar sonsuz, onun kadar sabırlı. Her hecesinde bir dünyanın gizlendiği kelimeler dökülmeli dilimden, çağlayanlar gibi. Arzın bütün renkleri olmalı gözlerimde, bütün ışıkları yayılmalı gözlerimden arza. Göğsümde bir kandil daha sönmeli, bir öğrencim umutsuzluğa düşünce ve kuşlar cıvıldamaz olmalı bahçemde, onları heyecansız görünce. Hislerimden arınmış olarak, bir şölene dönüştürmeliyim derslerimi.

 

            Zor zamanlarda sükut uçurum gibi büyür. Gölge kadar sessizleşir sözcükler. Nihayet gönüllere baharı getiren siz olmazsanız, mevsimler değişmez olur gönlümde. Umutlarım olmasa, kurtulamazdım hayat denen bu rezil, bu pespaye, bu anlamsız sürüklenişten. Ömrümün en kederli anlarını sizi kaybedince yaşarım. Güneş o an ufuklarımda kaybolur ve isli bir gece kuşatır her yanımı, gün ortasında.

 

            Bu satırlar üzerinde bir suçlu gibi dolaşırken, yarınlarının bugünlerinden daha iyi olmasını beklediğim öğrencilerimi düşünüyorum. Öğretmek ve öğrenmek beklemektir, biliyorum. Bu sevdayı yaratan da, bu beklenti değil mi zaten. Denizi İsrail’in peygamberinin hayalleri yarmış. Ben, ilimle cehalet arasına, erdemle soysuzluk arasına, olanla olması gereken arasına, başkası olmakla kendisi olmak, taklit etmekle otantik olmak arasına, bir uçurum açmak istiyorum.

 

            Acılarımın kaynağı öğrencilerim… Evet, onlar benim acılarımın kaynağı. Ama benim hayatımın kaynağı da onlar. Onlar için verilen bir kavganın zaferle taçlandığına kimse tanık olmadı, kimse tanık olmayacak. Ben bir öğretmenim. Realite çirkinleştiği zaman, önümde iki yol olur, biri öğrencilerime giden, yani bilime, hakikate, ebediyete. Diğeri menfaate, yokluğa ve hiçliğe giden iki yol. Ben birinciyi seçerim. Başkaları için yaşamakla, kendisi için yaşamak arasındaki fark burada olmalı. Kendi ikballeri ve istikballeri için yaşayıp ve yaşarken başkalarını yok ederek yaşayanlar ve sonra da, bir böcek gibi kaybolup gidenlerle, yaşadığı sürece kendini yok edip, başkaları için yaşayıp ve böylece ebedileşenler arasındaki fark burada olmalı. Ben kendimi yok etmeyi seçtim. Çünkü ben bir öğretmenim. Hatıralarda kaybolmayacağımı biliyorum. Siz de bir yoldaş eskisi gibi hatıralarımda yok olmayacaksınız. O yüzden, hacet yok hatıraların sizi hatırlatmasına. Çünkü siz bana bir uzvum kadar yakınsınız. Gözyaşı kadar temiz, beşikteki İsa kadar masum öğrencilerim.

 

 

Kelimeleri kirli libaslarından kurtararak, bir kelebek hafifliğiyle ve yaz akşamlarında birer yıldız parlaklığında kullanmalıyım. Mehtap gibi olmalıyım. Bütün kusurları muhteşem bir manzaraya dönüştüren bir mehtap gibi. Ondan daha çok ebedi, ondan daha çok gönüle seslenen. Tabiata benzemeliyim, onun kadar cömert, onun kadar sonsuz, onun kadar sabırlı. Her hecesinde bir dünyanın gizlendiği kelimeler dökülmeli dilimden, çağlayanlar gibi. Arzın bütün renkleri olmalı gözlerimde, bütün ışıkları yayılmalı gözlerimden arza.

 

 

Hasan TUTAR, Bayburt MYO Öğretim Elemanı