|
BİLİMSEL ÇARPITMA :)
Greater Idaho Falls Bilim Fuarı’nda, bir lise öğrencisi, yöre insanlarını hazırladığı projeyi imzalamaya davet etti. Delikanlı, “dihydrogen monokside” adlı maddenin kullanımının tümüyle yasaklanmasını, mümkün olmadığı takdirde çok sıkı kontrolünü istiyordu. Maddenin zararlarını, duvarlara astığı afişle açıklıyordu: 1-Yoğun terlemelere ve kusmalara sebep olabilir. 2-Doğaya büyük zararlar veren asit yağmurlarının ana unsurudur. 3-Gaz haline geçmiş hali, çok ciddi yanıklara sebep olabilir. 4-Kazara solunması ciğerlere dolması ölüme yol açar. 5-Erozyona yol açar. 6-Otomobil frenlerinin etkinıiğini azaltır. 7-Ölümcül kanser tümörlerinin hepsinin içinde bulunmuştur. Bir saat içinde tam 50 bilim fuarı meraklısı insan delikanlının kampanya açtığı standı ziyaret etti. 43 kişi, yasaklama isteğini şiddetle desteklediler. 6 kişi kararsız kaldı. Sadece bir kişi yasaklanması istenen “dihydrogen- monokside” in H2O, yani hayatın cam damarı “Su” olduğunu söyledi. Delikanlının bu projesi “Ne kadar kolay aldatılabiliyoruz” yarışmasının birincisi ilan edildi... Delikanlı “Kolayca saptırılmış, saçma bilimsel cümleciklerle insanların nasıl yanlış koşullandırılabildiklerini göstermek istedim” dedi. ÇOCUK ZEKÂSI Dev bir kamyon bir üstgeçidin altında geçerken yükseliği fazla geldiği için sıkışmıştı; bir türlü oradan çıkamıyordu. Polis sorunu çözmek için hemen kentin en parlak mühendislerini getirtti. Mühendisler yanlarında getirdikleri bilgisayarlarıyla hesaplar yaptılar, saatlerce aralarında tartışıp uğraştılar; ne var ki, bir türlü üstgeçide zarar vermeden kamyonu oradan nasıl çıkaracaklarına karar vermediler. Uzun süredir onları izlemekte olan yedi yaşlarında küçük bir oğlan çocuğu yanlarına gelip, pantolonunu çekiştirdi ve saygılı bir ses tonuyla “Bayım” dedi, ”Lastiklerin havasını biraz indirseniz...” Böylece, bacak kadar çocuğun aklıyla koca problem çözülmüş oldu! HERKESİN BİR HİKÂYESİ VAR
Bir magazin dergisinde çalışıyordum. Yazı işleri müdürümüz ”Bu hafta dilencilik konusunu işleyeceğiz” dedi,”bize 5-6 kare dilenci resmi çekersin değil mi?” “Olur” dedim, başka ne diyebilirdim ki? Ama iş o kadar kolay değildi. Dilenci kaynayan İstanbul’da istediğim kareyi yakalamadım gitti. Evet uzaktan bir şeyler almak kabildi ama adamlar bit gibi bit gibi kalıyor, kadrajı doldurmuyorlardı. Yaklaşan ayrı dert. Hangisini objektifi doğrultsam kaçıyor ya da küfürler hakaretler ederek üzerime yürüyordu. Yazı işleri müdürüne çıktım. “Galiba beceremedim” dedim, “hiçbiri resim çektirmek istemiyor.” Müdürümüz bu konuyu işlemeye niyetliydi. Tatsız tuzsuz dialara bakarken “Ne yapabiliriz?” dedi. Tam bu sırada servisin en çılgın elamanı geldi ve “Çok kolay abi” dedi, “Ben dilenci olayım, siz istediğiniz gibi çekin!” Oldu da... Ona yırtık pırtık bir elbise ve atılmış ayakkabılar bulduk. Burnunun üstüne camı kırık siyah bir gözlük oturttuk, yüzünü kuruma buladık. Bir kolunu sardık. Koltuğunun altına da kolunu sürekli titreten bir simülatör koyduk. Seğiren kolu ve yengeci andıran yürüyüşle, gerçek bir dilenciye benzedi. İyi ama millet yer miydi? Test etmeli, onaylamalıydık. Bizim elaman müessese müdürünün odasına girdi: “Allah rızası için bir sadaka ... Allah ne muradınız varsa versin...” dedi. Müessese müdürü ağzı bir karış açık, şaşkın şaşkın bağırmaya başladı: “Ülen kim soktu bu dilenciyi! Bekçiler ne işe yarar, söyleyin dışarı atsınlar şunu!” Tanımamıştı. Demek ki olacaktı... Elamanımızı alıp Eyüp Sultan’a götürdük. Cuma çıkışı kapıya mevzilendik. Uzaktan yakından bol bol resmini çektik. Ve iki şeyin farkına vardık. Arkadaşımız ne kadar amatörce ve acemice dileniyor ve kimseye asılmıyorsa da cebi dolmuştu biiir. Bu sektör o kadar da sahipsiz değildi ikii. Diğer dilencilerin tehditlerine bakılırsa işin mafyası vardı ve hiç ummadığımız insanlar hasılattan nemalanıyorlardı. Baktık iş karışacak alttan aldık. Pilliyi pırtıyı toplayıp başka camilere gittik. Yalvarmadık, sızlanmadık, sadece mendil açtık. Ama hasılatımız çok yüksekti. Bırakın işçiyi, ameleyi, ustabaşının yevmiyesini beş kere aştı. Arkadaşımız ilk rolünü orada oynadı. Sonra İFPAŞ filmlerinde yer aldı. Şimdi piyasanın hatırı sayılır yönetmenlerinden biri.
Ahmet Sırrı Arvas Mühendisler ve yöneticiler
Büyük bir şirketin üst düzey yöneticisi, macera için balonla dolaşmaya çıktı. Fakat teknik bir arıza nedeniyle balonun yönetimini kaybetti. Balon dağların, vadilerin üzerinden uçuyor; adam nereye gittiğini, nerede olduğunu bilmiyordu. Sonunda kontrolsüz balon yere doğru alçaldı. Aşağıda bir adam evin bahçesinde gazetesini okuyordu. Balondaki heyecanla bağırarak sordu: “Afedersiniz, ben neredeyim acaba?” Yerdeki adam, başını gazetesinden kaldırdı, ona ve balona baktı, sonra da cevap verdi: “Yerden yaklaşık 50 metre yükseklikte, bir balonun içindesiniz!” Böyle bir cevabı beklemeyen balondaki adam hem çok şaşırdı, hem de sinirlendi. Kızgınlıkla sordu: “Siz mühendis misiniz yoksa?” Aşağıdaki kişi “evet” dedi. Şaşkınlıkla sordu: “Nereden anladınız? “Çok kolay! Ben balonun içinde büyük bir problemle karşı karşıyayım ve size bir soru soruyorum. Cevabınız tamamen doğru, ama hiçbir işe yaramıyor!” Mühendis gülümseyerek bağırdı: “Siz de kesinlikle bir şirket yöneticisi olmalısınız!” Tahmini doğruydu! Yönetici hayretle sordu: “Evet. Ama nasıl bildiniz?” “Çünkü 50 mere yükseklikte serseri bir balonun içinde yolculuk yapıyorsunuz. Yolunuzu kaybetmişsiniz. Balona hâkim olamıyorsunuz. Kısacası, kendi başınızı büyük bir derde sokmuşsunuz. Ve kalkıp beni suçluyorsunuz!”
Papaz ile Karga
Büyükçe bir kilisenin papazı bir kargadan çok dertliymiş. Bu karga her gün kilisenin tepesindeki haç işaretine gelir, orayı pisletirmiş. Bir gün aklına bir kurnazlık gelmiş, bir kaba şarap doldurup haçın altına koymuş. Her zamanki gibi karga gelip haça konmuş, orada içi şarap dolu kabı görünce başlamış içmeye. Biraz sonra başlamış sallanmaya, çatıda yuvarlanmaya. Hemen papaz saklandığı yerden çıkıp tutuvermiş kargayı. “Yahu!” demiş. “Müslüman olsan şarap içmezsin, Hıristiyan olsan haçı pislemezsin. Sen ne türlü bir varlıksın?” Allah bizi böyle olmaktan korusun. Mevla'mız bizden istikamet üzere olmamızı istiyor. Çünkü ölümün bizi nerede ve nasıl yakalayacağını bilemiyoruz.
DELİ Bir zamanlar, herkesin meczup gözüyle baktığı bir adam vardı ve dilenerek geçinirdi. Kim kendisine birisi büyük, diğeri küçük iki para uzatsa, hemen küçük parayı alır ve insanların gülmesine neden olurdu. Bir gün, yine aynı şey oldu ve kendisine uzatılan iki paradan küçüğünü aldı. Bunun üzerine sadakayı veren adam sordu: “Sen aslında hiç de saf birine benzemiyorsun. Ama neden hep küçük parayı alıp da insanları kendine güldürüyorsun? Büyük parayı alsan, hem daha çok paran olur, hem de insanlar seninle alay etmezler.” Adam, meczubun cevabını ömrü boyunca unutamayacaktı: “Haklısın. Ama hep büyük parayı alsam, bu defa insanlar bana sadaka vermeyi bırakacaklar. Ben de sadakadan mahrum kalacağım. Diyeceğim o ki, eğer yaptığın akıllıca bir işse, meczup görünmekten korkmamalısın."
|