Kolay mı, zor mu?

         Şimdi böyle bakınca hiç de zor görünmüyor ama insanın aklına gelen soru da şu olmalıdır: Bütün bunlar kolaysa neden herkes yapamıyor? Yok, zorsa ben nasıl yapabilirim ki? İşte, bu soruların yanıtı ‘içimizden geçen yol’dadır. Yapmak istediğim şeyi gerçekten istiyor muyum? Yoksa, kendi gözümde başarılı olmak için mi istiyorum? Çevreme başarılı görünmek mi istiyorum? Kendimi ne ölçüde zorlayabilirim? Kendimi zorlamam mı gerekiyor? Sınavı kazanmak için gençliğimin en güzel yıllarını feda mı edeceğim? Bütün bunları göze alsam bile kazanmamı kim garanti edebilir? Eğer kazanamayacaksam bunca çaba boşa gitmiş olmayacak mı?

         Ünlü bir biyologun şu sözleri hepimiz için yol ışığıdır: ‘İnsan yediğiyle değil, sindirdiğiyle beslenir’. Biz de hayatımıza değer kazandırmak için pek çok şey yaparız. Bu çabalarımızın hepsi işimize yaramaz ama sindirdiklerimiz bizi yaşatır. Doğru bir hedef için gösterdiğimiz çabalar hiçbir zaman boşa gitmez. Hayat hep bana bunu öğretmiştir. Siz doğru bir hedef seçin ve birlikte yürüyelim. Sonuç ortak başarımız olacaktır.


‘BİZİ KİM YÖNETİYOR?’

 

Gereksinmelerimiz mi? İlk yanıt bu olabilir.

Korunma, beslenme, çoğalma içgüdülerimizin gereksinmeleri.

Bütün canlılar için doğru ilk yanıt budur.

Ya sonrası?

İsteklerimiz, beklentilerimiz, hedeflerimiz mi?

Olabilir.

Peki, onları kim yönetiyor?

İsteklerimizi, beklentilerimizi, hedeflerimizi kim oluşturuyor, kim yönetiyor?

Gerçekte ‘benim’ diyebileceğimiz neyimiz var?

İsteklerimiz, beklentilerimiz, hedeflerimiz toplumsal güç kaynaklarının oluşturduğu etkilerin ürünü değil mi?

Neden ‘bir araba almak’ hedefimiz oluyor?

Neden ‘bir konuyu inceleyerek öğrenmek’ hedefimiz olmuyor?

Çünkü toplumsal güç kaynakları, ‘bir araba almamızı’ istiyor, bir konuyu inceleyerek öğrenmekle ilgilenmiyor.

‘Bir araba almamız’ istendiği zaman, yeni bir süreç başlatılıyor.

Arabalı insanın arabasız insandan daha değerli olduğu,

Daha iyi arabanın öteki arabadan daha değerli olduğu,

‘Arabalı olmanın bir yaşam kalitesi’ olduğu,

Sizin de yaşamınızı kaliteli kılmak için araba almanız gerektiği,

Arabanızın kaç saniyede 100 kilometreye çıktığı,

Koltuk renginden neleri seçebileceğiniz,

Size birkaç yolla anlatılıyor.

Böylece araba ‘bir yaşam değeri’ olarak size aktarılıyor.

   

Hepimizi tek tek yöneten ‘yaşamın temel değerleri’dir.

Çok azımız ‘toplumsal değerler’ sistemini irdeler, süzgeçten geçirir, eleştirir, ‘kendi değerler sistemi’ oluşturur.

Büyük çoğunluk ‘toplumsal değerler sistemi’ni farkına bile varmadan benimser, onu kendi değerleri sanır, onların güdümüne girer.

‘Bir araba almak’ isterler.

Çünkü araba artık kendi değer sistemlerinin içine girmiştir.

Ama önce bir ev almaları gerekir.

Çünkü ‘evi olmak’ arabadan önce gelen değere sahiptir.

Ev ve arabadan sonra sıra yazlığa gelir.

Çünkü bu üçlü ‘ev-araba-yazlık’, toplumsal değer üçgenini oluşturur.

‘Yaşamın temel değerleri’ olarak nelere sahip isek bizi onlar yönetir.

Sokaktaki adamı da, başbakanı da, şirketin genel müdürünü de, işletmenin muhasebecisini de, bir çocuğu da, genci de ‘yaşamın temel değerleri’  yönetir.

Hepimiz, sahip olduğumuz değerlere bir nitelik buluruz, kimisi isteklerimizdir, kimisi ideallerimizdir, kimisi gereksinmelerimizdir.

Ama, hangi değerlere sahip isek bizi yönetenin o olduğunu bilmemiz gerekir.

            


CEM YILMAZ'DAN İNCİLER...

 

 

- Sık sık ameliyat olun, içiniz açılır...

- Yasamaya ayrı, yürütmeye ayrı zaman mı? Ben darbe kullaniyorum.

- Sizde bit sampuani var mi? Kirlendi hayvanciklar.

- Size yapılmasini istemediğiniz bir şeyi baskasına yapın. Çok zevkli

oluyor...

- Abi beni niye anlamıyon. Sende idrak yolları enfeksiyonu mu var?

- Ölüm korkusu sürekli değil, mezarda biten geçici bir duygu...

- Şiddete karşı savas açın!

- Beşbin kere söyledim abartmayı bırak...

- Son gülen sen olacaksın, çünkü geç anlıyorsun.

- Eğer turist sezonundaysak neden onları avlayamıyoruz?

- Bu tüp bebek hatalı; Hep gaz kaçırıyor...

- Yes abicim, Türkçe eğitime benden de okey!!!

- Ege bir Yunan gölü deeldir.Ege bir Türk gölü de deeldir.Binanaleyhh Ege bir göl deeldir.. (Kim söylemiş bunu acaba)

- Bende şeytan tüyü yok. Epilasyonla aldırdım.


NUH'UN GEMİSİ
Ünlü bir yönetici, "bilmem gereken her şeyi, Nuh'un Gemisi'nden öğrendim," diyor. Nelermiş öğrendikleri?

BİR: Doğru gemiyi kaçırma.

İKİ: Hepimizin aynı gemide olduğunu unutma.

ÜÇ: Vakit gelip çatmadan planını yap. Hz. Nuh, gemisini inşa ederken yağmur yağmıyordu!

DÖRT: Kendine hep iyi bak ve büyük günü bekle. Altmışına merdiven dayadığında bile, gerçekten büyük bir iş yapman için önün açılabilir.

BEŞ: Eleştirileri dinle, eleştirenlere kulak asma; yapılması gerekeni yapmaya devam et.

ALTI: Geleceğini zirveler üzerine kur; dalgalar sana ulaşamasın.

YEDİ: Ne olur ne olmaz, eşinle yola çık.

SEKİZ: Hız her zaman kazandırmaz. Yılanlar da gemideydi, çıtalar da.

DOKUZ: Üzerinde aşırı baskı hissettiğinde, bir süre boşlukta yüz.

ON: Titanik'in profesyoneller, geminin ise amatörler tarafından yapıldığını
unutma.

ONBİR: Fırtınanın gücü ne olursa olsun, eğer Allah’ın safındaysan, seni bekleyen bir gökkuşağı mutlaka vardır.


Asrın Doktoru

 

Ben çok zengin bir iş adamının tek çocuğu olarak dünyaya geldim. İhtiyaç adına, hiçbir noksanlık duymayan bir aile hayatımız vardı. Ayakkabı değiştirir gibi, araba değiştiriyor, su gibi de para harcıyordum. Gençliğim, çok hareketli ve çok hızlı sürmekteydi. İstediğim, her şeye sahip oldum, güzel denilen bütün yerleri gezdim, gördüm. Ayrıca, turist çeken bütün ülkeleri de bir bir dolaştım.

    Her şey, önüme ve ayağıma serilmişti. Öyle bir an geldi ki, kavuşacağım hedeflerim bitti, tadılacak lezzetler tükendi. Ve artık, bütün güzellikler ve lezzetler bana yabancılaşmaya başladı.

Yıllar yılı, geçti geçecek ümidiyle bekledim, durdum. Ama, o gizli huzursuzluk gittikçe artıyor, uykularımı, yaşamamı, sevincimi alt-üst ediyordu. Bedenen de, çok yorgun ve bitkin düştüğümü anlayınca, babam beni yerli ve yabancı ne kadar ünlü, psikiyatris, psikolog varsa götürdü, tedâviye çalıştı.

Ne yazık ki, bütün bunlar içimi küçük bir yılan gibi sokan huzursuzluğuma bir çare olmamıştı. O mutlu ve her şeye gücü yeten ailemiz, yıllardır bir matem havası yaşıyordu.

Öyle bir an geldi ki, artık dayanamaz bir hal almıştım. Adeta, gizli bir el, ruhumu, kalbimi ve kafamı avuçluyor, sıkıyor, eziyor ve beni çıldırtacak gibi bunaltıyordu. Bu arada babam da ölünce, bütün bütün yıkıldım ve bunaldım. "Tımarhanelik bir insan oldum" diye korkmaya başladım. Bu arada bir arkadaşım durumumu öğrenince:

- Yurt dışı seyahatlerine çıksana, dedi.

- Gezmediğim, yer kalmadı, dedim.

- Ben Suudi Arabistan'da faaliyet gösteren bir İtalyan firmasında çalışıyorum. Eğer istersen oraya gidelim. Belki, havası iyi gelir. Biraz değişik bir beldedir.

Düşündüm. Belki faydası olur diye kabul ettim. Orası Müslüman bir devletti. Ama, Müslümanlığı, adından başka tanımıyordum. Bizim evimizde her şey bulunurdu ama, Müslümanlığın izi yoktu.

Birlikte, Cidde'ye uçtuk. Günlerce şehir şehir dolaştım. Ama, nafile...

Aradığım dermanı bir türlü bulamıyordum. Bu ümitsizlik içinde, Medine'de bir otel odasındaydım. Artık, her şey bana bir hoş görünüyordu. "Eyvah!" dedim, galiba yolun sonuna geldim. Kendimi ilk defa bu kadar âciz ve yardıma muhtaç hissettim. Birden aklıma Allah geldi. Ama, nasıl yalvarıp, yakaracağımı bile bilmiyordum. Birkaç kelime mırıldandım.

O sıkıntı içinde, dalmışım. Baktım, rüyamda odamın kapısı açıldı. Sarıklı, cübbeli bir zat göründü.

- Hasta olan sen misin? diye sordu.

Şaşkınlık içinde:

- Evet, dedim.

- Ben doktorum, seni muayene edeceğim, dedi.

Hayret ettim. Hiç doktora benzer bir tarafı yoktu.

- Siz nasıl bir doktorsunuz? diye sordum.

- Evladım, dedi. Ben bu asrın doktoruyum. Sen derdini anlat bana, dedi.

Anlattım, beni sessizce dinledi.

- Sana bir reçete yazacağım, dedi. Eğer bu ilaçları kullanırsan hiç korkma hemen düzeleceksin.

Tebessümle saçlarımı okşayarak:

- Söylediğimi yaz.

Elime kalemi alıp, söylediklerini harfiyyen yazdım:

"SÖZLER, LEM'ALAR, MEKTÛBAT, ŞUÂLAR, ASAY-I MUSA…“

Ardından:

-Bu ilaçları kullanırsan, hiçbir şeyin kalmayacaktır inşaallah, dedi. Rüyamdan, büyük bir heyecanla uyandım. Hemen kağıda ve kaleme sarılarak, söylenilen ilaçları aynen yazdım. Ama bunlar, benim bildiğim ilaçlara benzemiyordu. Ve gecenin ortasında sokağa fırladım. Sevincimden uçacak kadar ne yaptığımı bilmiyordum. Rüyanın ciddiliği, bana öyle bir kanaat vermişti ki, beni yıllardır kemiren bu dertten kurtulacağıma inanmıştım.

İlk rastladığım eczaneye girdim. Kağıdı, görevliye uzattım. Adam, baktı, baktı:

- Bizde böyle bir ilaç yoktur, dedi. Bu ilaçlar, ya çok öncenin, ya da çok yeni, henüz bizim elimize geçmemiş olabilir.

Başka bir eczaneye girdim. Bir başkasına, bir başkasına daha...

Ama, bu ilaçlardan kimsede yok. Yol üstünde bir hastane vardı. Oraya başvurdum. Beyaz gömlekli genç bir doktor, reçeteyi elimden aldı ve gülümsedi:

- Bunlar ilaç değil, kitap dedi.

- Nasıl olur, diye hayret ettim.

- Ben Alman asıllıyım, dedi. Bu kitapları ben de okudum. Yazarı Türk'tür. Nasıl temin edeceğiniz konusunda yardımcı olabilirim. Eğer, psikolojik ve bunalım cinsinden bir hastalığınız varsa, tavsiye ederim, okuyun.

Kitapları temin ettim. Odama, kapanıp, bitirinceye kadar okudum.

 

Ve ben yeniden doğdum. Kul ve insan olduğumu anladım. Benim çektiğimi çekenlere tavsiye ediyorum.

Okuyun, okuyun...

                                                                                                       6.11.1986           Mesut Uçan


BİZİ KİM YÖNETİYOR-2

‘Haklı olmak’ toplusal değer listesinde ‘güçlü olmak’ tan çok sonra geldiği için Türkiye bugün çeteleri, mafyayı tartışıyor.

‘Güçlü olmak’ üst değerler arasındadır.

Onun için de ‘güçlüye itaat etmek’, ‘güçlüye tapmak’ bir yaşama biçimidir.

‘Demokrasi’ bir yaşama biçimi olmamıştır, çünkü eşitlik ve adalet ilkelerine dayanır, özgür bir ortam ister.

Oysa, ‘üstün olmak’ eşitlikten çok daha yukarda bir değerdir, bu değer için adalet gözden çıkarılmıştır, kendi altındakilere özgürlük verilemez. Onun için de ‘üstün olmak’ değeri ‘otokrasi’nin varlığını zorunlu kılar.

Eğitimin hedeflerini belirleyen de ‘geçerli değerler sistemi’ dir. Onun için de eğitimin sonunda beklenen çok para kazanmak, toplumsal öneme sahip bir mesleğe sahip olmak, parlak bir kariyer yapmaktır.

Eğitimin hedefleri arasında ‘kişiliğin gelişmesi’, ‘doğru davranışlar kazanmak’, ‘toplumsal sorumluluk sahibi olabilmek’, ‘düşünce gücünü geliştirmek’ yer bile almamaktadır.

İnsanlara hedef olarak ‘başarı’ gösterilmektedir. Oysa ‘başarı’, herkesin isteğine, tanımına göre değişen bir hedeftir.

‘Tutarlı bir yaşam’ hedefinin değer sistemi olan bütün insanlık tarihinin evrensel değerleri ‘yaşayan her şeye değer vermek, eşitlikçi davranış, hayatın paylaşımı, duyguların geliştirilmesi, akıl ve mantıkla bilinçlenme, bencillikten kurtulmak, kendisiyle barışık olmak’ ne olduğu bile unutulan kavramlar olmaktadır.

                                   Bütün bunları unutmak ise insanı unutmaktır.