|
Başarıya Dair…
Bildiğiniz, tanıdığınız en başarılı ve en başarısız iki insan seçin ve bunların özelliklerini gözlemleyin.
Önemli olan ne kadar zekaya sahip olduğunuz değil, sahip olduğunuz zekayı nasıl kullandığınızdır. IQ'su 100 olan olumlu, iyimser ve işbirliği yapan kişi IQ'su 120 olan olumsuz, karamsar ve işbirliği yapmayan kişiden daha çok saygı görür ve daha büyük başarılar elde eder.
Einstein’a 1 mil kaç feettir? diye sormuşlar. Einstein: Bilmiyorum. Herhangi bir referans kitabından iki dakikada bulabileceğim gerçeklerle neden beynimi doldurayım, demiş.
Bilgiye nasıl ulaşabileceğini bilme yeteneği, aklı gerçekleri depolamak için kullanmaktan çok daha önemlidir.
Problem çözebilecek, yeni fikirler üretebilecek insanlar lazım.
Düş kurabilen, sonrada düşüyle pratik uygulama geliştiren insanlara ihtiyaç vardır. ÜNİVERSİTE HAYALİ
(Niğde’den adını belirtmeyen emekli bir öğretmen anlatıyor:) Bir gece ağabeyim soluk soluğa, korku ve dehşetle açılmış gözlerle eve girdi ve anlattı: İşten dönüyormuş. Derken bir genç kızla tanışmış. Ağabeyim tanımış onu; aynı fakülteden bir kızmış. Arada sırada görürmüş onu. Ağabeyimle yürüyorlarmış. İşte tam o sırada bir kurşun sesiyle irkilmiş ağabeyim. Dönüp bakmış ağabeyim arkasına. Üç adam, durmadan ateş ediyorlarmış genç kıza. Genç kız yere düşmüş. Ağabeyim dona kalmış. Yanına koşmuş, kızın kanlı başını dizine almış. Ağabeyim, o an, ne yapacağını bilememenin çaresizliğiyle ağlamış, ağlamış. O günden sonra değişti ağabeyim. Sanki öldürülen kızın yerine geçmiştim; en büyük koruyucum kesilmeye başlamıştı. En büyük hayalim okumaktı. İlk okuldan beri bu heyecan ve hevesle çalıştım. Liseyi başarıyla bitirdim. Ve üniversite kapısına gelip dayandım. 1977 yılıydı. Televizyonlarda aynı haberler vardı. Üniversitelerdeki çatışmalardan bahsediyordu. O yıllarda üniversite ölüm demekti. Ama ben çocukluğumda içimde oluşan öğrenme heyecanıyla hiç bir şey göremiyordum; Sürekli haberlerde duymaktan alışmıştım. Sessiz biriydim. Kendi kendime kitap okur, düş kurar, hayallere dalardım. Resim çizer, onlarla oyalanırdım. Televizyon izlerdim ama siyasi çatışmalardan hiç haberim olmazdı. Daha çok belgesel ve dizileri seyrederdim. Bunlarla birlikte liseyi bitirip üniversite sınavlarını da kazandım. Hiç unutmam, o günü büyük bir sevinçle eve geldim ve annemin boynuna sarıldım: “Kazandım anne...Kazandım” Annemde bana sarıldı. Gülerek sevincini bana belli etti. Sonra televizyonun başında oturan ağabeyimin yanına gittim. Haberleri seyrediyordu yine anarşi ile ilgiliydi. Bir deli kanlının sokakta vurulduğunu söylüyordu. “Ağabey kazandım” dedim. “İyi... tebrik ederim” dedi. Şaşırdım. Zorlanarak gülümsemişti “Gitmeyeceksin” dedi. Saf gibi yüzüne baktım. “Anlamadım” dedim. “Üniversiteye gitmeyeceksin” dedi. Ayağa kalkıp gitti. Arkasından bakakaldım. Bütün sevincim kursağımda kaldı. Karşı çıkamadım; çünkü ağabeyim evimizin tek erkeğiydi. Babamızı küçük yaşta yitirdik. Ağabeyim gece gündüz çalışıyor para kazanıyordu. Ablam yıllar önce İzmirli biriyle evlenmişti. Ağabeyime çocukluğumdan beri karşı çıkamazdım. Beni düşündüğünü biliyordum. Yine öyle düşündüm. Üniversiteyi kazandığım halde kaydolmadım. Bu bana ne kadar büyük bir azap verse de ağabeyimi kıramazdım. Bir gün oku kardeşim demesini bekliyordum. Ertesi yıl üniversite sınavlarına tekrar girdim. Ve yine kazandım. Eve sevinçle geldim ama ağabeyimin donuk bakışlarıyla karşılaştım. “Hayır gitmeyeceksin” dedi. Çok üzüldüm. İçimden “niye” diye sormak geldi. Ama soramadım. Odama gittim, hıçkırarak ağladım. Artık üniversite benim için bir hayaldi. Günler geçti. Üniversiteyi çoktan unutmuştum. Derken eve bir mektup geldi. Can güvenliği nedeniyle okula kaydını yaptırıp da gelmeyenler için yeni bir hak tanınmıştı. Yeniden heyecanlandım. Ve bir akşam,tüm cesaretimi toplayıp, hayatımda ilk kez ağabeyime durumu izah etmeye karar verdim. Bir akşam eve geldiğinde odasına girdim; karşısına oturdum. Heyecanlanmıştım. Söze nereden başlayacağımı bilemiyordum. “Ağabey...” dedim... “Evet?..” “Yeniden kayıt yaptırdım ağabey...” Ağabeyim suratını astı, sinirli bir şekilde suratıma baktı. Ürktüm. “Bir kayıt hakkı tanıdılar da... Can güvenliği nedeniyle okula gitmeyenler yeniden kayıt yaptırabileceklermiş.” dedim, terler içinde kaldım. Ama ağabeyim sustu. Başını önüne eğdi, konuşmadı hiç. “Ağabey...Bir şey demedin?..” Bir şey demedi, sustu. Başını da kaldırmadı. Günler geçti. Yeniden kayıt olduğum okula ağabeyim razı olmadığı için gitmemiş, yine her sabahki gibi sıkıntıyla uyanmıştım. Devamsızlık süresi ertesi gün doluyordu. Eğer yarında gitmezsem okula, devamsızlık dolayısıyla kaydım silinecek; artık üniversite benim için bir hayal olacaktı. Ağabeyimi razı etmenin bir yolu olmalıydı. Akşam salonda oturuyor, gazete okuyordu. Hemen karşısına geçtim. Bütün cesaretimi toplayıp söyledim. “Yarın son gün ağabey...” “Gitmezsem kaydımı silecekler ağabey...” derken sesim titriyordu, adeta yalvararak devam ettim: “Şimdiye kadar sana hiç ısrar etmedim... Çünkü beni düşündüğünü biliyordum.Ama bu gün sana yalvarıyorum...” Başını kaldırmadı gazeteden ama beni dinlediğini biliyordum. “Ne olur kırma hatırımı... İzin ver bu sefer.” diye yalvardım. Bir an sessizlikten sonra başını kaldırdı, yüzüme baktı. Bakışları donuktu. “Bu duruma artık kendini alıştırmalısın, kardeşim” dedi sadece. “Ama...” “Tamam” diye öfkelendi, ayağa kalktı, pencereye doğru yürüdü. İsyan dolu bir titreyişle bağırdım birden: “Ağabey!” “Tamam dedim sana!...Tamam!” Korkuyla gerildim. Üzerime yürüdü, konuştu. “Okumanı istemez miyim hiç? Kız kardeşimin bir memur olmasını arzu etmez miyim? Ama...o gece o an o okulumuzdaki kız arkadaşımın gözlerimin önünde kanlar içinde yatışı... İmdat dercesine bakışı... Gözlerimin önünden gitmiyor. Senin öyle olmanı istemiyorum. Senin yaşamanı istiyorum.” dedi ve yatmaya gitti. O gece annem ve ağabeyim yattılar. Bense Allah’a yalvardım: “Allah’ım bana öyle bir mucize ver ki yarın okulumda olayım... Okumak istiyorum... tek çare sensin...” Sayıklar gibi durmadan ağladım, durmadan dua ettim. Sonra uykuya dalmışım. Sabah ezanıyla uyandığımda içime kaygı da oturdu. “Bir gün kaldı” diyordum. Birden ağlama hissi doğdu içimde; hıçkırdım. Gözlerimden yaşlar döküldü. Tam o sırada evimizin kapı zili çaldı. Az sonra sevinç çığlıklarını duydum: “Kızım bak!.. kim gelmiş!” Kendime çeki düzen verip salona geçtim. Ablam gelmişti. “Ablacım hoş geldin...” diye sarıldım. “Sürpriz yaptın ablacığım...” dedi ağabeyim. “Kütahya’da seminerimiz vardı. Bir kaç gündür oradaydık.Oraya kadar gelmişken, sizlere uğrayayım dedim.” dedi gülerek. Birden ağabeyimin işi aklına geldi. “Hay Allah... İşe geç kalacağım. Hazırlanmalıyım.” “Sen işine git semih...”dedi ablam. Bakışlarını bana çevirdi ablam, gözlerimin içine baktı. “Senin gözlerin niye şiş öyle?” diye sordu. Ona her şeyi anlattım. Bugün okulda olmazsam kaydımın silineceğini söyledim. Ablam dikkatle dinledi beni. İşte o sırada, ağabeyim eline çantasını almış çıkmak üzereydi. Ablam onu gördü seslendi: “Semih biraz gelir misin lütfen...” “Tabi abla” dedi ağabeyim. “Bugün işe gitme...”dedi ablam gülerek. “Ama abla” “İki senedir kızcağıza okula gitme diyorsun,gitmiyor... Bende senin büyüğünüm. Bugün işe gitme diyorum... Sende gitmeyiver...” Ablam bize döndü: “Bizi kardeşimle yalnız bırakır mısınız?” dedi. Annemle öbür odaya geçerken ablam ağabeyime ilk sözlerini söylüyordu: “Madem ki küçükler büyük sözü dinliyor... Sen de benim sözümü dinleyeceksin...” Heyecanla bekliyordum. Annem de benimle birlikte heyecanla bekliyordu. Bir an başımı çevirdim. Kapıda ağabeyim duruyordu. “Hadi valizini hazırla... Konya’ya gidiyorsun.” dedi. O an dünyalar benim oldu. Bir saat sonra ağabeyimle otobüs garajındaydık. Ağabeyim, yüzüme baktı: “Kendine dikkat et... Hiçbir şeye karışma... Tamam mı?” “Tamam..” “Telefon et...” “Tamam.” Elini öptüm, arabaya bindim, koltuğa oturdum. Evde garaja kadar hiç konuşmamıştık. Susmuştu ağabeyim. Ama kızgın değildi, biliyordum.Hiç konuşmaması içime sıkıntı veriyordu. Yüzünün gülmesini bekliyordum. Derken araba hareket etti. İşte o an peronda beni uğurlayan ağabeyim gülümsedi, el salladı. Eliyle üzgün durmamamı, gülmemi işaret etti. Hayatımın en mutlu gülüşüyle güldüm. Ve hayalimdeki üniversiteye zamanında başladım. Hemşerimiz olan iki kız arkadaşımla birlikte kalıyorduk. Okula birlikte gidip geliyorduk. Üniversite heyecanıyla hızla geçiyordu günler. Arkadaşlarımla okuldan dönüyorduk. Birden aklıma geldi. Okula başlayalı iki hafta olmuş ama ablamı arayıp halini hatırını sormamıştım. Okula başlamama madem ki ablam sebep olmuştu, teşekkür etmeliydim. İzmir’i aradım. Ablam çıktı: “Alo...” “Abla...Ben sevgi...” “Sevgi...Ne iyi ettin...Nasılsın?” “İyiyim abla...Sen nasılsın?” “Ben de iyiyim.” “Nerden arıyorsun?” “Konya’dan...” “Konya’dan mı?” “Evet,abla...Okuldan arıyorum.” “Başladın mı okuluna?..” Şaşırdım.Bir an duraladım. “Senin sayende abla..” “Benim mi?” “Elbette abla...Sen ağabeyimi razı etmesen...” Ablam şaşırarak sordu: “Kardeşim...Sen neden söz ediyorsun?” “Abla..İki hafta önce eve geldiğinde ağabeyimle konuştun ya...” “Ne eve gelmesi?..” “Abla...Şaka mı yapıyorsun Allah aşkına... Kütahya’da seminerin varmış da Niğde’ye geldin ya...” “Ben geçen yıldan beri İzmir’den hiç ayrılmadım ki...” “Abla şaka yapma lütfen...” “Şaka değil Sevgi... Ben bir yere ayrılmadım, Kütahya’da seminerim filan yoktu...” dedi. İkimizde şok haldeydik. Susuyorduk. Bir süre öylece durduk. “Abla...”dedim şaşkınlıkla, “O zaman,evimize gelen kimdi?” Telefonu kapattım. Aklım durmuştu adeta. Yeniden telefona sarıldım, duyduklarımın doğru olup olmadığını öğrenmek için hemen ablamın kayınvalidesini aradım. O da aynı şeyi söyledi. Ablam benimle ve ağabeyimle konuştuğum sırada İzmir’deymiş. Hiç ayrılmamış yanlarından. Şok olmuştum. KAYBEDİLENLER
Bir gün insan virgülü kaybetti.
Bir başka gün ise ünlem işaretini
kaybetti. Üstelik hiçbir şey onda en ufak bir heyecan uyandırmıyordu.
Bir süre sonra soru işaretini kaybetti.
Birkaç sene sonra iki nokta işaretini
kaybetti.
Ömrünün sonuna doğru elinde yalnız tırnak işareti kalmıştı. Kendisine ait tek bir düşünce bile yoktu. Yalnız başkalarının düşüncelerini tekrarlıyordu. Son noktaya geldiğinde düşünmeyi, okumayı unutmuş vaziyetteydi. MECNUN Mecnun ayrılığın derdinden, kavuşma özleminin ateşinden hastalanmış, kendinden geçmişti adeta. Boğazı şişmiş, şişkinliğin zorlamasıyla da tutulmuştu. Tedavi için hekim geldi, muayene etti, gördü ki; damarı yarıp kan almaktan başka çare yok!. Kanı uzaklaştırmak için da hacamat etmek lazım. En usta hacamatçıyı aradılar, bulup getirdiler. Mecnun'un kolunu bağladılar, tam damarı yaracakları zaman hacamatçıya haykırarak: - Paranı al, git!. Hacamat etme!. Bırakın bu köhnemiş bedenimi, ölürsem öleyim, dedi. Hacamatçı dedi ki: - Bundan ne korkuyorsun? Sen ki, kükremiş aslandan bile korkmazsın!. Geceleyin; aslan, kurt, ayı ve bir çok yaban hayvanı çevrene saf olurlar da, sende aşk ve vecdden başka bir şey görmezler!. Senden insan kokusu almazlar!. Kurt, ayı, aslan bile artık aşk nedir biliyor! Köpekte aşk olmasaydı; Ashabı Kehf'in köpeği kalp erbabını arar mıydi hiç? Bilinmez ama, âlemde onun cinsinden çok köpekler vardır. Bilirsin ki aşk olmasaydı varlık olmazdı!. Nasıl olur da; ekmek gelip senin vücudunda kalırdı?.. Neden; ekmek varlığına katıldı?.. Sebep; aşk ve istektir!.. Yoksa, ekmeğin can olabilmesi mümkün olur muydu hiç?.. Aşk; ölü ekmeği can haline getirmekte, fani olan canı ise, ebedileştirmekte!.. Mecnun dedi ki: - Ben yaradan korkmuyorum hacamatçı!.. Bilirsiniz ki sabrım dağlardan dahi fazladır!.. Hatta, yarasız durmaya tahammülüm yoktur, yaralara aşıkım, koşa koşa giderim onlara!.. Lâkin, vücudum Leyla ile doludur. Korkarım ki beni hacamat ederken Leyla’yı yaralarsınız!.. Gönlü aydın olan akıllı kişi bilir ki; benimle Leyla arasında bir fark yoktur!..
Mesnevi:5.Cilt- Sayfa:164-165 BEYİN TIKACI Bu ilginç öykü ABD'den Alexandra Donahue'nun arkadaşı Linda'nın başından geçiyor: Arkansas'a akrabalarını ziyarete giden Linda, alışveriş için bir süper markete gider. Arabasını park ederken yanındaki park etmiş arabanın sürücü mahallinde oturan kadın dikkatini çeker. Kadın ellerini başının arkasına kavuşturmuş, gözleri kapalı, kıpırdamadan durmaktadır. Linda, kadının durumunda bir tuhaflık sezer, ancak müdahale etmez. Alışverişini tamamlayıp, arabasına döndüğünde kadını aynı pozisyonda görünce dayanamayıp arabanın camına vurur: "İyi misiniz?". Kadın cevap verir: "Başımdan vuruldum. Beynim dışarı akmasın diye tutuyorum". Bu cevap üzerine telaşlanan Linda, süper market yetkililerinden yardım ister. Ambulans çağrılır. Otomobilinin kapı kilidi kırılarak açılır ve kadın dışarı çıkartılır. Ancak büyük bir şaşkınlıkla kadının başının arkasında bir parça ekmek hamurunu sıkıca bastırarak tuttuğu görülür. Sonunda olay anlaşılır. Kadının marketten satın aldığı mayalı ekmek hamuru otomobilin içindeki sıcak havanın etkisiyle, tabanca sesine benzer bir sesle patlamış; hamur parçaları büyük bir hızla çevreye dağılmıştır. Duyduğu sesi tabanca sesi, başının arkasına yapışan hamuru kurşun deliğinden dışarı sızan beyni sanan kadın, Linda'nin gelişiyle sanal kabustan kurtulur. SEN ÖNEMLİSİN
Her birey, Afrika’da da olsa Amerika’da da yaşasa, cahilde olsa, zeki de, medeni de olsa, ilkel de, gençte olsa, yaşlı da önemli olduğunu hissetmek arzusuna sahiptir.
Küçük insanların kendilerini büyük insan gibi hissetmelerini sağlarsanız karşılığını daima alırsınız.
Başkalarının kendilerini önemli hissetmelerine yardımcı olmak size ödül kazandırır, çünkü bu sayede siz de daha önemli olduğunuzu hissedersiniz. Deneyin görün.
Taktir etmede tecrübe sahibi olun. Diğer insanların yaptıklarından dolayı onları taktir edeceğinizi bilmelerini bir kural haline getirin. Bir kişiyi dikkate alınmadığı hissine asla ve asla kaptırmayın. Taktir etmeyi alçak ve samimi bir gülümsemeyle uygulayın. Bir gülümseme başkalarının onları fark ettiğini ve onlara saygıyla yaklaştığınızı hissetmelerini sağlar.
Taktir etmeyi, başkalarının onlara ne kadar bağımlı olduğunu bilmelerini sağlayarak tatbik edin. Samimi bir “ Mustafa sensiz ne yapardık? ” sözü insanlara gerekli oldukları hissini verir. Ve insanlar gereli olduklarını hissettiklerinde hem daha çok, hem daha iyi iş yaparlar.
Dürüst, kendinize özgü komplimanlar kullanarak insanları taktir edin. İnsanlar komplimanlarla büyür ve gelişir. Kişi iyi iş yaptığı ve önemli birisi olduğu konusunda emin edilmek ister. Övgüyü sadece büyük başarılar için saklamanız gerektiğini sanmayın. İnsanları küçük şeylerle ilgili olarak da övün, görünümleri, rutin işlerini yapma tarzları, fikirleri, yardımseverlikleri. Onları özel olarak arayın ve ziyaret edin.
İnsanları çok önemli kişiler, önemli kişiler, önemsiz kişiler diye sınıflandırmak için zaman ve enerji harcamayın. İstiyorsanız ister çöpçü olsu, isterse bir şirketin genel müdür, sizin için herkes önemlidir. Bir insana ikinci sınıf muamelesi yapmak, size birinci sınıf sonuçlar kazandırmaz.
İnsanlara ismiyle hitap etmede tecrübe sahibi olun. İsim doğru telaffuz edin ve doğru yazın. Eğer bir kişinin ismini hatalı telaffuz eder veya yazarsanız, kişi onun önemsiz birisi olduğuna inandığınızı düşünecektir.
İyi tanımadığımız kişilerle konuşurken adının önüne sürekli, Bay, Bayan, Sayın gibi, gerekli sıfatları koymayı unutmayın. Bu küçük sıfatlar insanın kendisini önemli hissetmesinde inanılmaz yardımcı olur.
Zaferin karşılığını almayın. Onun yerine yatırım yapın. Övgü kuvvettir. Üstlerinizden aldığınız övgüyü elemanlarınıza dağıtın. Böyle yapar performanslarını arttırmak üzere onları teşvik etmiş olursunuz.
Bu gün eşimi ve ailemi mutlu etmek için ne yapabilirim? Aileniz için sürekli özel şeyler yapın. Pahalı bir şey olması gerekmez. Önemli olan düşünüyor olmaktır. İşin püf noktası ailenize her şeyden çok önem verdiğinizi göstermenizdir. MASKARA Bir çakal boyacı küpüne düştü, orada bir müddet kaldı . Çıktığında, vuran güneşin de etkisiyle parıl parıl parlıyor, üzerinde gördüğü ; sarı, yeşil, pembe ve kızıl renklerin sarhoşluğu ile mest olmuş, âdeta kendinden geçmiş bir halde; - Ben illiyyin tavusuyum , demeye başlamıştı çakal arkadaşlarına.
Diğer çakallar: - A çakalcık, bu ne hal ?!.. Fazlasıyla neşelere dalmışsın, pek memnunsun halinden ... Lâkin, neşeden adeta bizden nefret ediyorsun !.. Bu ululuğu nereden elde ettin, dediler.
Çakallardan birisi de dedi ki: "- Sen ya hîle yapıyorsun ; minbere çıkmaya , lâfla ulu görünüp bu halkı kendine meftûn etmeye kalkışıyorsun yada ; hakikaten bir neşeye sahip oldun , neşelilerin arasına katıldın. Ben bir hayli çalıştım. Fakat bir aşk, bir hararet göremeyince hileye sapıp utanmazlığı ele aldım.Doğruluk ve yanıp yakılma ; velîlerin âdetidir. Utanmazlık ise , her aşağılık kişinin sığınağı. Bu suretle neşeliyiz diye halkı kendilerine çekerler ama, iç yüzlerine bakılırsa hiç de hoş değillerdir!..."
Kendini tavuskuşu sanan maskara çakal, aniden ortaya çıkıp kınamaya çalışan çakalın kulağına eğilerek dedi ki: - Hele bir bana , şu üzerimdeki renklere bir bak hele!.. Şamanın bile böyle bir putu yoktur. Gül bahçesi gibi ne de güzel hale geldim. Ne kadar hoş yüzlerce renge boyandım. Benden uzaklaşma .. secde et bana!.. Şu güzelliğime , şu letâfetime , şu renklerime bak da bana “Fahri Dünya” , “Rükn-i Din” de!.. (Rükn=Bir şeyin en sağlam yeri...)
Çakallar oraya toplandılar. Mumun etrafındaki pervaneye döndüler: - Hiç çakalda bunca güzellik olur mu?.. Peki a elmasım ; sana ne diyelim? Diye sorduklarında: - “Müşteri yıldızına benzer erkek aslan “ deyin , dedi maskara çakal. Bunun üzerine dediler ki: - İyi ama , can tavusları gül bahçelerinde salınır , cilvelenir !. Sen de öyle cilveleniyor musun? Çakal dedi ki: - Yok canım!.. Çöle düşmeden nasıl Mina’ya vardım diyebilirim!.. - Peki... tavuskuşu gibi bağırabilir misin , diye sordular. - Kara taştan kaynak mı çıkar , diye cevap verdi.
Bunun üzerine dediler ki: - Tavusun güzellik elbisesi gökten gelir , ezelîdir!.. Hile ile o güzelliği elde edebilir misin hiç?... Firavun da saçını , sakalını süslemiş ; eşekliğinden kendini Musa’dan yüce göstermeye çalışmıştı... boyacı küpüne düşen çakal misali. Onun mevkiini, malını görenler secde etmişti yoksulluklarından, basiretsizliklerinden. Ne oldu?!.. Çirkinlikleri meydana çıktı , rüsva oldu.
Kalp akça mihenk taşında belli olur. Hırsından , kızgınlığından aslan postuna bürünmüş köpek; aslan kükrer de seni sınar. O vakit üzerinde aslan sureti olduğu , fakat hakikatte köpeklerin huyuna sahip olduğun anlaşılır!...
Mesnevi:Cilt:3 - Sayfa:57-.....-63
|