DEFİNE

         Aç tavuk rüyasında, kendini darı ambarında görürmüş misali bizim Yoksul’a da rüyasında:

-Ey ömrü yoksulluklar içinde geçmiş olan!. Kalk, komşun olan kâğıtçıda; şu şekilde, şu renkte bir kağıt var, onu bul ve kimsenin olmadığı yere giderek orada oku. Sakın başkalarına gösterme. Bir define kağıdıdır o. İs yayılır, ortalara düşerse bile gamlanma. Senden başka kimsecikler bir arpa tanesi bile alamaz ondan. Elde etmen uzarsa sakın ümitsizliğe düşme. Her an: "Allah’tan ümit kesmeyin" ayetini hatırla.

Müjdeci bunları söyledikten sonra, elini adamın göğsüne koydu:
-Haydi, yürü, zahmet çek!. dedi.

 

         Yoksul kendine gelince sevindi, içi içine sığmıyordu. Hemencecik kalktı, giyindi, dışarı fırladı. Doğru kâğıtçının yolunu tuttu. Dükkandan girdi, aradığının farkına varılmasın diye bir müddet başka kağıtları karıştırdı, bulacağını ümit ettiği tarafa yöneldi...

-Aman Allah’ım!... İşte o. Tüm alametler var üzerinde... şekli, rengi... hepsi tastamam uyuyor tarife... Diye bağırmamak için zor tuttu kendini. Fark ettirmeden sokuşturarak bir tarafına, gizledi kağıdı ve:

-Hayırlı pazarlar olsun usta... Diyerek ayrıldı dükkandan, kimselerin bulunmadığı bir tarafa yöneldi, içinden de:

-Bu değerli kağıt onca başka kağıdın arasına nasıl girdi?.. Meşk kağıtlarının arasında, hazine tarifi. Allah Allah!... Nasıl olur da her şeyin koruyucusu Allah, birilerinin bir şeyler aşırmasına müsaade eder? Bütün ovalar altınla, gümüşle dolu olsa, Allah istemedikçe ondan bir arpa tanesi dahi alamazsın.. Yüzlerce kitap okusan; Allah takdir etmediyse aklında hiçbir şey kalmaz, Amma..... Allah’a kulluk edersen; bir kitap bile okumadan ağzından öyle inciler dökülür ki sen de şaşırır kalırsın da; "bunlar benden mi çıktı?" Diye, kendinden geçersin. Şimdi iyiden iyiye inanıyorum ki; gördüğüm rüyadaki kişi erenlerden.. Yoksa eliyle koymuş gibi bilebilir miydi yerini?.

       

         Etrafına bakindi, kimselerin olmadığına kanaat getirince, sakladığı yerden çıkardı kağıdı, başladı incelemeye, okumaya:

-"Bil ki; şehrin dışında mezar olan filanca kubbe var ya... Hani arkası şehre, kapısı Ferkad yıldızına (Kuzey kutbuna yakın olan iki parlak yıldız) karşı... Türbeye arkanı dön, yüzünü kıbleye çevir, sonra yayla bir ok at. Kutlu kişi, yaydan oku attın mı, okun düştüğü yeri kaz."

      

           Yoksul bir yay buldu, oku koydu, bütün gücü ile çekerek gerdi yayı ve boşluğu bıraktı oku. Düştüğü yeri kazmaya başladı sevinerek. Kazdı kazdı. Nafile, bir şeycikler yok. Kolunda kuvvet, kazma-kürekte ağız kalmadı. Gizli defineden bir eser yok. Böylece her gün ok atmaya, düştüğü yeri kazmaya başladı. Yok, bir türlü bulamıyor, lakin ümidini de hiç kaybetmiyor, devam ediyor kazmaya. Daima orayı burayı kazdığından şehirde de dedi kodu yayılmaya başlamış, fırsatçılar durumu padişaha haber vermişti.  "Filan Yoksul bir define kağıdı bulmuş, her tarafı kazıp duruyor" diye.

 

          Zaptiyeler söylenen yerde buldular, karga tulumba alıp getirdiler Padişahın huzuruna:

-Bre densiz; benim memleketimde, benden gizli hazine ararmışsın, doğru mudur? Diye gürledi Padişah.

Yoksul; yoksul ama, akılsız değil ya.. Durumun vahametini fark etti, yalan söylerse merhametsiz Padişahın derisini bile yüzdüreceğini anladı, saklamadan rüyasından başlayarak tüm olan bitenleri bir bir anlattı, defineyi tarif eden kağıdı da koydu Padişahın önüne.

-Hadsiz hesapsız zahmetlere girdim, defineden bir habbe bile meydana çıkmadı, yorgunluğum, açlığım, uykusuzluğum da yanıma kaldı. Ey kaleler fethetmiş Padişahım, belki senin bahtın yaver olur da bulursun defineyi... dedi.

 

       Padişah da altı ay, belki daha fazla ok attı, kazdırdı durdu. Nerede katı bir yay duysa hemen getirtip onunla deniyor. Lakin nafile. Eziyetten, dertten, sıkıntıdan başka bir şey elde edemedi. Define adeta "Anka"ya benziyordu. İsmi var, cismi yok. Her taraf kazılmış, kuyularla dolmuştu etraf. Günün birinde Padişah Yoksul’u çağırttı, define kağıdını önüne atıp:

-Bu işi olanın yapacağı bir şey değil. Senin işin yok. Bu iş sana daha layık! Bulursan ne âla, helali hoş olsun, bulamazsan kazar durursun ..dedi.

 

       Kağıdı alan Yoksul; düşmanların, hasetçilerin fitnelerinden emin oldu, hemen kazmayı küreği omuzlayıp sevdalandığı şeye adamakıllı sarıldı.. Bulduğu her sert yayı alarak denemeler yaptı, kazdı durdu. Görenler, padişahın izin verdiğini bildiklerinden ses çıkarmazlar ama haset etmekten de geri durmazlar.

Günler günleri, günler ayları kovaladı. Yoksul’un bir yerleri kazması günlük hayatlarında en alıştıkları, tabii bir parça oluverdi. Kanıksandı. Yoksul aç, açık, çıplak, perişan bir halde macerasının, aşkının, sevdasının pesinden ayrılmadı aylar boyu. Vefasızlık etmedi sevdasına, usanmadı da. Ama sonuç da yok.Serap misali; tam kavuştum derken, yine boş hayal, havayı döven eller.

 

         Nihayet gözler yorgun, beden yorgun, umutların kırıntıları da tükenmekte iken: "Neden yardım istemiyorum?. O isteyin vereyim, dua edin kabul edeyim demiyor mu?. "Diye düşündü, açtı gönlünü, gönlünün ellerini:

-Ey sırları bilen!. Bu define için ömrümü ziyan ettim!. Hırs şeytanı acele ettirdi bana, tedbir alamadım, akıllı davranamadım!. Düğümü; bağlayana müracaat ederek çözeyim demedim!. Ya Rabbi!.. Bu işten tövbe ettim. Kapıyı sen kapadın, yine sen aç!. Duada da hünerim yokmuş, yine başımı hırkaya çekiyor, sana yalvarıyorum: Hüner nerede, ben neredeyim?. Doğru bir gönül nerede?. Bunların hepsi de senin aksin, hepsi de sensin....

           

           Duaları geceler boyu, günlerce sürdü. Allah’tan ilham geldi, çözüldü müşkülleri.

-Yaya bir ok koy at, dendi. Yayın zıhını adamakıllı çek mi dendi?. Yaya bir ok koy at dedi, ta kulağına kadar çek demedi. Sen, ukalalığından yayı çekmeye, okçuluk hünerini göstermeye çalıştın. Şah damarından daha yakındır O sana.
        Halbuki sen ok gibi düşüncelerini uzaklara atmadasın. Av yakında sen uzağa düşmüşsün. Kim daha uzağa ok atarsa, daha uzaktadır. Sen okçuluğunu perde yaptın kendine... Halbuki isteğin koynunda idi...

 

Mesnevi-Cilt:6

 


İÇKİ İÇMEK

 

FAKİH anlatıyor:

            -Osman b. Affan (r.a) hazretlerini anlatıyor:

            -Bir gün kalktı; bize hutbe okudu. Bu hutbesinde şöyle dedi:

            -Ey insanlar, içki içmeyiniz. Çünkü içki kötülüklerin anasıdır. Sizden önce gelen ümmet abidlerinden biri mescitten dönüyordu. Karşısına kötü bir kadın çıktı. Kadın hizmetçisine emir verdi; tutturdu. Kapıyı da kilitledi. Yanında bir şarap fıçısı, bir de küçük çocuk vardı.

            Kadın âbide şöyle dedi:

            - Biraz şarap içmeyince benden ayrılamazsın. Eğer şarabı içmek istemezsen, bana saldıracaksın(benimle yatacaksın). Bana saldırmak istemezsen bu çocuğu öldüreceksin. Eğer bunlardan hiçbirini yapmazsan bağırırım. Gelenlere şöyle derim:

            -Bu adam evime zorla girdi. Senin doğruluğuna kim inanır ki? Ne dersen de.

            Adam şaşırdı. Kendi Kendine şöyle dedi:

            Bu kadına o işi yapamam. Hele bu çocuğu hiç öldüremem. Ve... şarabı içti. İçtikçe kadına:

            -Daha doldur dedi. Kadın doldurdu.

            Allah adına and içerek söylüyorum; şaraba kanmadı. İçtikçe içti. Sonunda hem kadına saldırdı hem de çocuğu öldürdü.

            Hz. Osman (r.a.) devam etti:

            - İçkiden kendinizi koruyunuz. Çünkü o, kötülüklerin anasıdır. Şunun bir gerçek olduğunu söylüyorum: iman ve içki bir kalpte durmaz. Birinin diğerini yok etmesinden korkulur.


ÇORAP

Türkiye’nin sayılı zenginlerinden biri, ölmeden evvel oğluna, beni  mezara çoraplarımla gömün, diye vasiyet etmiş ve bir de  mektup vermiş. Bu mektubu ben öldükten sonra ilk başın sıkıştığında açarsın demiş.

Gün gelmiş, zengin ölmüş. Vasiyeti gereği, adamı mezara çoraplarıyla gömmek istemiş, oğlu. Fakat cenaze namazını kıldıran hoca kabul etmemiş, ille de çoraplar çıkacak demiş. Başka imam getirmişler o da kabul etmemiş dinimize ters diyerek. Başka hoca getirmişler, tabi o da kabul etmemiş. Ve zengin adamı çoraplarıyla gömülmesine razı olacak imam bulamamışlar. Zengin adamın oğlu düşünüyor taşınıyor bir çözüm bulamıyor. Ve birden babasının ilk başın sıkıştığında aç dediği mektup geliyor aklına. Mektupta şöyle diyor:

Gördün mü oğlum!!!

   Ben Türkiye'nin en zengini olmama rağmen, mezara bir çorap dahi götüremedim.


DÖRT LASTİK

         Kendi halinde yaşayıp giden yaşlı bir adamcağız... Bir karısı, bir de külüstür kamyoneti var. Şehir içinde yük taşıyor, kazandığı üç-beş kuruşla geçinmeye çalışıyorlar. Kamyonetini yenilemek bir yana, doğru dürüst bakımını bile yaptıramıyor. "Bari lastikleri yenileyebilseydik" dediği bir zamanda, kadına bir miktar miras kalıyor. Yanlış olmasın, 30 milyon civarında; hani o geçenlerde bahsettiğim paranın para olduğu zamanda. Rakamda yanılıyor olabilirim, belki de 30 bin lira. O parayla dört lastiği de yenilemek mümkün. Kadın, parayı eşine veriyor lastik alması için.

      Adam yolda giderken, genç yaşta dul kalmış olan, önceden tanıdığı bir kadına rastlıyor.

      Hal hatır sorduktan sonra, iki çocuğuyla perişan bir durumda olduğunu anlatan o genç kadına elindeki bütün parayı veriyor adam. "Al kızım" diyor, "senin ihtiyacın benden daha fazla."

        Çaresiz kadıncağızın nasıl sevindiğini tahmin edersiniz. Bin türlü dua ediyor şoför amcaya.

Şoför amca, akşama eve dönünce eşi soruyor:

- Aldın mı lastikleri?

Adam ne desin...

- Almadım.

- Neden?

- Lastik yokmuş.

      Baştan söylemeyi unuttum, bu tontoncuklar, Anadolu'nun ufak bir şehrinde yaşıyorlar. Yani lastiğin bulunmaması normal sayılabilir.

- İyi madem... Parayı ne yaptın? Kaybetmedin ya!..

- Yok canım... Para şeyde, lastikçide. Gelince verecek.

Ondan sonra, kadın her akşam aynı soruyu soruyor, adam aynı cevabı veriyor:

- Gelmiş mi lastikler?

- Gelmemiş.

- Gelmiş mi?

- Gelmemiş.

        Derken, o meşhur "Körfez Krizi" patlak veriyor. Adam artık her akşam aynı yalanı söylemekten usanmış, eve gittiğinde diyor ki:

- Hanım, bizim lastikler yurt dışından gelecekti. İşte şimdi gelmesi imkansız.

- Neden?

- Malûm işte, Körfez Krizi çıktı ya...

        Kadıncağız günlerce, aylarca dua ediyor, "Şu Körfez savaşı bir an önce bitsin de bizim adam, arabanın tekerlerini yenilesin" diye.

     Şoför amca kabak lastiklerle yoluna devam ediyor. Günün birinde savaşın bittiği ilan ediliyor.

Artık adam da söylediği yalanın ağırlığı altında iyice ezildiğini farkederek, "Bu akşam eve gidince doğrusunu açıklayacağım" diye geçiriyor içinden, "ne olursa olsun, kıyamet mi kopar?"

O kararlılıkla eve gittiğinde, "Hanım, hani şu bizim lastik meselesi vardı ya..." diye söze başlamak üzereyken, eşi "Hah tamam" diyor, "Biliyorum."


- Neyi biliyorsun?
- Gelmiş, gelmiş.
- Ne gelmiş?
- Lastikler.
- Ne lastiği yahu?
- Arabanın...
- Nerden biliyorsun?
- Canım, senin lastikçi geldi.
- Benim lastikçi mi?
- Evet, işte şu kartı bıraktı bugün. Muhakkak yarın gelsin alsın lastikleri dedi.
- Allah Allah!..

Adam şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemiyor. Yemeğini yiyor, namazını kılıyor, yatıyor ama uyku ne mümkün? Sabahı zor ediyor. Erkenden kalkıp elinde kart, lastikçinin kapısına dikiliyor.

Lastikçi, "Nerdesiniz beyim?" diye söze başlıyor, "Allah aşkına gelin alın şu lastiklerinizi!"

Şoför amcamız "Bu neyin nesi?" diye ısrarla sorunca, lastikçi meselenin aslını anlatıyor.

- Geçenlerde rüyamda Efendimiz'i gördüm. "Filanca adama git, ona dört lastik ver." buyurdu. Ben de hayırdır inşallah dedim ama, sonra rüyadır bu deyip pek önemsemedim. Ne ettiğimi farkedemedim... Cahillik işte, bağışlayın. Hayatım altüst oldu. Evvelki gece tekrar gördüm. Beni bir azarladı ki sormayın. Bana şöyle söylendi: "Senin kurtuluşun o adama vereceğin dört lastikte..." Ne olur, şu lastikleri alın da kurtarın beni.


KURBAĞALAR ( Normal Versiyon)

 

İki kurbağa süt güğümüne düşmüşler. Birisi biraz çırpınmış ve bakmış ki kurtulma ümidi yok, kendini bırakmış ve boğularak ölmüş. Öbürü çırpınmaya devam etmiş. Çırpınmış, çırpınmış, çırpınmış...

Tam kollarındaki derman tükenecekken bir de bakmış ki süt, çırpınma nedeni ile, tereyağına dönüşmüş. Tereyağının üstüne çıkıp, bir sıçrayışta güğümden dışarı atlarken de düşünmüş:

 'ikimiz birlikte çırpınsaydık daha mı erken kurtulurduk'.

 

 


KURBAĞALAR ( Türkiye Versiyonu)

 

İki kurbağa süt güğümüne düşmüşler. Birisi biraz çırpınmış ve bakmış ki kurtulma ümidi yok, kendini bırakmış ve boğularak ölmüş. Öbürü çırpınmaya devam etmiş. Çırpınmış, çırpınmış, çırpınmış...

Tam kollarındaki derman tükenecekken bir de bakmış ki süt, çırpınma nedeni ile, tereyağına dönüşmüş.

Minik kurbağayı izlemekte olan çiftçi, hmmm demiş, yayık mayık için yatırım yapmaya ne gerek var, üstelik yayık için kalifiye isçi (insan) lazım. Oysa kurbağa kullanarak biraz yavaş da olsa iyi-kötü tereyağı elde ediyorum, hem de bedavaya...

Bizim dermanı tükenmek üzere olan kurbağacık tereyağının üstüne çıkıp, bir sıçrayışta güğümden dışarı atlarken de düşünmüş:

'ikimiz birlikte çırpınsaydık daha mı erken kurtulurduk'.

Oysa heyhaat, kendisini kötü bir sürpriz bekliyormuş. Uyanık çiftçi, daha önce davranıp güğümün çevresine bir yığın başka güğümler koymuşmuş.

Üstelik her birinin içine iki-üç kurbağa atmışmış. Bizim tereyağı deneyimli kurbağa, az önceki deneyiminden hareketle, mecali tükenmek
üzere olmasına rağmen güğümdeki diğer kurbağalara seslenmiş:

"Hey arkadaşlar, umudunuzu kaybetmeyin, hep birlikte çırpınırsak daha erken kurtuluruz."

Artık çiftçinin keyfine diyecek yokmuş. Peş peşe güğümleri sıralıyor, kurbağalar da bu arada hep birlikte çırpınmaya devam ediyormuş. Çiftçinin artık tek yapması gereken, güğümde oluşan tereyağını boşaltıp güğüme yeniden süt doldurmakmış.

Çırpınıp duran kurbağacıklar yavaş yavaş, kurtuluşun böyle süt güğümlerinin içinde çırpınmakla olmadığı gibi bir şeyler düşünmeye başlamışlar ama bir yandan da çırpınmaya devam ediyorlarmış.

Masal şöyle devam eder.:))

Çırpınan kurbağalar sütü tereyağı yapmayı başarırlar ve zıplayarak kurtulacaklarını sanırlar-ama kazın ayağı öyle diildir- bunu önceden düşünen uyanık çiftçi etrafa yığınla süt dolu güğüm koymuştur. Zıplayan kurbağalar yandaki süt dolu güğüme düşerler ve çırpınmaya devam ederler, dayanamayan kurbağalar ölür, dayananlar köle gibi çırpınmaya devam ederler…

Çırpınmaya devam eden kurbağalardan ses seda alamayan
dışarıdaki kurbağalar bu işten kıllanırlar ve yavaş yavaş çiftlikten ayrılmaya başlarlar. Çiftçi bir süre sonra yeni kurbağa da bulamaz…

Güğümlerdeki kurbağa sayısı gün geçtikçe azalır, tereyağı satmaya çalışan çiftçinin tereyağlarına, ölü kurbağa kokusu sindiğinden malını satamamaya başlar, kriz baş göstermiştir.

 

Çiftçi, IMF ve Dünya Bankasına baş vurarak yeni güğüm,süt ve kurbağa ister… Aynı senaryoya devam etmek için  :))


İnsanın Değeri

Florida Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde doktor olan Frederick Southwick'in birkaç sene önce yaşadığı hâdiseler gerçekten çok ibret verici. Kendisi, başından geçenleri şu şekilde anlatıyor:

"Birkaç yıl önce hanımım Mary'nin, yoğun bakım ünitesinde yatıyor olduğuna hâlâ inanamıyorum. Genç, sağlıklı, iki çocuk annesi Mary nasıl olmuş da bu duruma düşmüştü?

İlk rahatsızlıkları önem vermeye değmez gibi gözüküyordu. Bir gece yarısı sağ ayağının alt tarafındaki bir ağrıyla uyanmıştı. Kendisine verdiğim aspirin acıyı dindirmemiş, aksine artırmıştı. Ertesi gün yaptırdığımız muayenede sinirlerinde bir zedelenme tespit edildi ve acıyı giderecek gerekli ilaçlar verildi. Mary'nin durumu düzelmedi. Rahatsızlığının yedinci gününde başka bir uzmana muayene ettirdik. Aynı sinir zedelenmesinden bahsetti. Mary'nin ağrıları artıyordu. Artık uyuyamaz hale gelmişti. Doktora neler tavsiye edebileceğini sordum. Şu an için fazla birşey yapılamayacağını, bir konferansa katılmak zorunda olduğunu, dönüşte tekrar görüşebileceğimizi söyledi. Fakat maalesef, daha sonra teşebbüs etmemize rağmen kendisiyle görüşmek mümkün olmadı. Bu durum, ikimizin de ümidini kırmıştı.

Dokuzuncu gün sağ ayağının tırnaklarının altında mavimsi bereler ortaya çıktı. O gün akşama doğru sağ ayak bileği de şişmeye başladı. Yapılan muayenelerde damar tıkanıklığı tespit edildi. Muayeneyi yapan hekim, onu hastahaneye yatırmamızı tavsiye etti, fakat doktor kendi şartlarının müsaade ettiği ölçüde ilgilenebileceğini söyleyerek şu an için yardımcı olamayacağını belirtti. Kendimi terkedilmiş hissettim. Bu konuda kendisinin uzman olduğunu bildiğim için özel olarak ricada bulundum, ama kendi şahsî meseleleri daha ağır bastı. Ona hak vermedim değil. Doktorların ailelerine yeteri kadar zaman ayırmadıkları söylenirdi zaten.

Mary'i hemen hastahaneye yatırdık. İlk tahlillerin sonuçları hiç de normal değildi. "Acaba ağrı kesici ilaçlar, alerjik etki mi yaptı?" diye düşündüm. Boğaz ağrısı yüzünden birkaç gün önce verdiğim penisiline karşı alerjisi mi vardı yoksa? O andan sonra, daha önce verilen ilaçları kullanmayı bıraktı ve yeni bir tedaviye başlandı.

Hastahanedeki beşinci gününe kadar ayağındaki ağrı ve bu ağrının meydana getirdiği diğer tesirler dışında bir rahatsızlığı yoktu. O gün soluk alıp vermede güçlük çektiğini ve sağ tarafında bir göğüs ağrısı hissettiğini söyledi. Muayene edilirken öksürerek birkaç damla kan tükürdü. O an bayılacak gibi oldum. Sağ ve sol akciğerlerinde yaralar tespit edilmişti. Başlanılan yeni terapide gerekli ilaçların, gerekli dozlarda verilmemesi sonucu bu yaralar ortaya çıkmıştı. Mary korkmuş bir halde yatağına uzanmış, düzenli soluk alıp vermeye çalışıyordu.

Hemen yetkililerle görüşüp hanımımın tedavisinde görev almak için izin istedim. Müsaade ettiler. Daha fazla uzman çağırdık, fakat yeni bir tedavi tekniği uygulanmadı. Bu arada Mary'nin ateşi artmış, akyuvar sayısında da azalma başlamıştı.

Hastahanedeki sekizinci gününde Mary'nin yeni bir rahatsızlığı ortaya çıktı. Göğsünde müthiş bir ağrı başlamıştı. EKG ve kardiyak enzimleri, miyokardiyal enfarktüs bulunduğunu gösteriyordu. Gözlerime inanamıyordum. Basit bir sinir zedelenmesinden damar tıkanıklığına, oradan akciğerlerindeki damarların pıhtılaşmış kanla tıkanması sonucu görülen rahatsızlığa ve şimdi de kalbe yeteri kadar kan gitmediği için ölümle burun buruna gelme. Sinirlerim berbat bir haldeydi. Endişe, öfke ve keder bir sel gibi alıp götürmüştü beni. Yatağının yanından ayrılmaktan korkuyordum. Artık olup bitenlere daha fazla seyirci kalamazdım. Tutulan kayıtlara göz attım ve hayretle son 48 saat içindeki tahlil sonuçlarının çoğunun kaydedilmediğini gördüm. Uygulanan farklı tedaviler hakkında da yeteri kadar açıklama yoktu. Hastayla ilgilenenler nelerin olup bittiğini nereden bilebileceklerdi ki? İki saat boyunca kayıtlardaki boşlukları tamamlamaya çalıştım. Belki de bundan sonra faydasını görebilirdik.

Tekrar yetkililerle görüştüm ve Mary ile ilgilenen stajyer öğrencinin bu vaka için yetersiz kaldığını belirttim. Gerçekten de genç doktor, olup bitenlerden şaşkın bir haldeydi. Mary'i hemen tanıdığım ve güvendiğim uzman bir kardiyologun nezaretine aldırdım.

O gece eve gitmem için beni ikna ettiler. Gözlerime uyku girmedi. Gece saat 02.00'de geri döndüm. Mary'e bir solunum cihazı takmışlardı. Ben ayrıldıktan iki saat sonra solunum yetersizliği ortaya çıkmıştı. Röntgenler, akciğerlerinde geniş karartılar olduğunu gösteriyordu. Ağlayarak dışarı çıktım. Mary'i bu halde görmeye tahammül edemezdim. Tarif edilemez bir keder içindeydim. Tansiyonum yükselmiş, başım da dayanılmaz derecede ağrımaya başlamıştı: "Mary, Mary, sen ölürsen ne yaparım" diye mırıldanmaya başladım. Eve gittiğimde babam beni yatıştırmaya çalıştı. Birlikte tekrar hastahaneye döndük.

Mary yatağında tedirgin bir halde yatıyordu. En ufak bir hareket, aldığı oksijen miktarını % 80 düşürüyordu. Bana yorgun olduğunu ve daha fazla tahammül edemeyeceğini söyledi. Ona çocuklarımızın fotoğrafını gösterdim ve dayanması gerektiğini anlattım. Başıyla tasdik etti. Bir anestezi uzmanı, kendisine yatıştırıcı vermeden önce göz göze geldik. Belki de bu, son görüşmemiz olacak diye düşündüm. Bekleme salonunda kardeşim ve kayınvalidem ile birlikte otururken her an birisinin gelip "Üzgünüm, Mary'yi kaybettik" demesini bekliyordum. Kendimi bir infaz odasında oturuyor gibi hissediyorum. Her an cellat gelebilirdi. Geçmişteki mesut günlerimizi hatırladım. 10 senelik birbirinden güzel hatıralarda dolaştım. Annesine böyle güzel bir evlât yetiştirdiği için teşekkür etmiştim. Çocuklarımın geleceğini düşündüm. Onlara annelerinin ölümünü nasıl açıklayacaktım? Akademik çalışmalarıma devam edebilecek miydim?

Yanımıza bir hemşire geldi. Gülümsemeye çalıştım. Mary'in durumunda bir değişiklik olmadığını söyledi. O gece başka bir uzman çağrıldı. Kendisi bir konferanstan henüz dönmüştü. Mary'ye yardım etmek için, hava limanına iner inmez hastahaneye gelmişti. O gece uzmanlar, Mary'nin başında beklerken neler yapabileceklerini görüştüler.

Mary'nin durumu gittikçe ciddileşiyordu. Bir ara duyulan alarm sesleriyle her kattan birkaç görevli odasına koştu. Duran kalbini tekrar çalıştırmayı başardılar. Bundan bir saat sonra Mary'nin durumu birden düzelmeye başladı. Solunum, dolaşım ve boşaltım sistemleri her geçen saat daha sağlıklı çalışıyordu. Beş gün sonra yoğun bakımdan çıktı. İnanılmaz bir mucizeydi sanki. Bir yıl süren bir nekahet devresinden sonra taburcu oldu ve normal hayata döndü.

Başımdan geçen bu ibretli hâdiseleri hatırladıkça, kendim de bir doktor olduğum için şu gerçekleri düşünmeden edemiyorum: Bütün şöhretlerine rağmen tıp merkezlerimizde insan hayatına yeteri kadar değer verilmemektedir. Milletlerarası bir konferansa katılmak, kariyeri artırmaya yarayan araştırmalar yapmak ve makaleler hazırlamak, bir hastayla ilgilenmekten bazen (belki de çoğu zaman) daha cazip gelmektedir. Dekanların, fakültelerinde yürütülen araştırmalara daha fazla fon bulmak için çırpındığı, doktoralı birçok akademisyenin de rekabet ortamının hararetini yükseltip büyüdüğü ortamda başka bir şey beklemek de çok güç zaten. Zira hastayla ilgilenmek ne araştırma fonlarına akan para miktarını artırıyor, ne de öz geçmiş formuna yeni bir makale ismi ekletiyor.

Bir doktor olarak ben de kendimden emin değilim. Böyle bir durumda kalsam gereken ihtimamı gösterebilir miyim acaba? Böyle bir akademik ortamda yaşarken, değer ve hedefleri tespit eden yetkililere sesleniyorum: Mary'nin başına gelenleri unutmayın!

Southwick'in bu ikazına umarız ülkemizdeki yetkililer de kulak verirler. Ahlâkî hassasiyetten mahrum hekimlerin hayat felsefelerinin değişmesi temennisiyle...


TAMAH:

     Birisinin bir koçu vardı, boynuna ip bağlamış, tuttuğu ucundan çekerek götürüyordu otlaktan. Hırsız hissettirmeden yaklaştı arkadan, ipi kesti, koçla uzaklaştı oradan.

     Adam olanlardan habersiz devam ederken yoluna, gayri ihtiyari döndü baktı arkasına...

- Aman Allah’ım!.. Koçum... koçum yoktur, kaybolmuş.. Ne yapacağım ben simdi?.. Diye dövünmeye, sağa, sola koşarak aramaya başladı. Nafile!.. Yoktu hiç bir yerlerde.. Bitap düşene kadar, bakmadığı yer kalmadı. Ümidi kesti, artık bulamayacağına iyice kanaat getirmişti ki, kuyu başında kendisi gibi dövünen bir adam gördü.

- Gitti, gitti cânim paracıklarım. Tamı tamına 100 altınım vardı kesemde. Kova ile su çıkarıyordum ki kuyudan, kaydı, aktı gitti kuşağımın arasından!.. Ne yaparım ben şimdi, nerelere giderim, kimlere anlatırım derdimi?.. Diye feryat ediyor, göz ucu ile de geleni takip ediyor, ne tepki vereceğini merak ediyordu.

Yaklaştı koçu çalınan:

- Duydum bütün anlattıklarını. Kaderdeşim, duydum da üzüldüm haline, adeta kendi üzüntümü unuttum. Yıldızlar bugün hırsızlardan yana her halde.

- Ne oldu, senin başına ne geldi?.. Anlat ta birlikte dertlenelim.. Belki Allah bir çıkış yolu gösterir ikimize de!..

Anlattı; koçunun nasıl kaybolduğunu, aramadık yer bırakmadığını, kalbindeki yanmanın git gide artmakta olduğunu...

- "Aptal, ahmak adam. Daha ipin kesilerek çalındığının farkında bile değil!.. Zaten böylelerine mal da gerekmez. Olan, azabını artırmaktan başka ne işe yarar ki? İyi yapmışım!.. Şimdi planın ikinci kısmına geçmeliyim!.. " diye düşündü hırsız ve:

- Eğer kuyuya inip; düşen kesemi çıkarırsan, yüz altınımın beşte birini sana veririm, dedi. Koçu çalınanın gözleri parladı, sevinçten ne yapacağını şaşırdı...

- Tabii, tabi inerim. Ne olacak insanlık öldü mü?. Hem bu işten ikimiz de karlı çıkacağız. Sen kesene kavuşurken, ben de kaybettiğim koç yerine bir deve kazanmış olacağım, dedi... Soyundu, çıkan elbiselerini kenara bıraktı, inmeye başladı kuyunun içine.

 

Hırsız elbiseleri alarak uzaklaşırken oradan, kıs kıs gülüyordu!.. 


GERÇEK HİKAYELER  - OLMAZ OLMAZ DEME!

 

Jake Fen isimli Macar adam, eşini korkutmak için kendini asmış pozu verdi...

Eve gelen eş kocasını o halde görünce bayıldı..

Kapıyı açık gören komşu kadın içeri girince iki cesetle karşılaştığını sanıp evi soydu. Topladıkları ile çıkarken Jake kadına bir tekme attı.

Cesedin canlandığını sanan kadın korkudan öldü..

Jake beraat etti..
   
---------------------------------------------------------
   

New York'ta 5'inci caddede bir adama araç hafifçe çarptı.  Adama bir şey olmamıştı.. Şoförle konuştu ve kalkacakken olayı gören biri yanına gelerek, kalkmazsa sigortadan para alabileceğini söyleyince yeniden aracın önüne yattı. Araç sürücüsü ise adamın gittiğini düşünerek gaza bastı ve adam oldu...
   
---------------------------------------------------------
   
    Bayan Carson Amerika'nin New York kentinde yaşıyordu..

Bir gün eğlenmek için cenaze işleri yapan bir şirketle anlaştı.  

Şirket eve telefon etti ve bayan Car son’un kalp krizi geçirip öldüğünü söyledi.

Aile koştu. Bu sırada tabutun içinde yatan bayan  Carson birden doğruluverdi. Ama krizi o anda  kalp krizi geçirip oldu...
   

---------------------------------------------------------
   
    Romollo Ribaldo işsizdi. Pisa kentinde oturan 42 yaşındaki bu İtalyan bir gün, tabanca ile intihar etmeye hazırlandı. Eşi onu engellemek için dil döktü..

Sonunda Romolo ağlamaya başladı ve intihardan vazgeçip silahını yere fırlattı. Ateş alan tabancadan çıkan mermi esine isabet etti ve esi oldu...