YEŞİLCİ BİLGİLER

* Türkiye de doğal olarak bulunan 9 bin bitki türünden , 3 bini sadece Türkiye özgü.

* Türkiye'de doğal olarak 120 memeli hayvan,440 kuş, 13 sürüngen, 350 balık türü yaşıyor ve 15 memeli, 46 kuş, 18 sürüngen türü yok olma tehlikesi ile karşı kaşıya.

* Dünyanın büyük kuş göç yollarından ikisi Anadolu'dan geçiyor.

* Türkiye'de uluslar arası öneme sahip 56 sulak alan bulunuyor. Sulak alanlar biyolojik çeşitlilik açısından dünyanın en verimli bölgeleri olarak tanımlanıyor.

* Türkiye'deki toprakların üçte ikisi su veya rüzgar erozyonunun etkisi altında. Bu nedenle her yıl 1 santimetre kalınlığında ve Kıbrıs Adası büyüklüğünde toprak yok oluyor.

* Türkiye'de yaklaşık 1 milyon ton kağıtla gereksiz yazışmalar yapılıyor.

* 1 ton kullanılmış beyaz kağıt geri kazanıldığında 16 çam ağacı, 1 ton gazete kağıdı geri kazanıldığında ise 8 çam ağacının kesilmesi önlenmiş oluyor.

* Orman Bakanlığı yetkilileri gereksiz yazışmaların yapılmaması halinde 2,5 milyon yetişmiş ağacın kesilmekten kurtulacağını bildirdiler.

* Bir büro elemanı ise yılda 81 kilo yüksek vasıflı kağıdı çöpe atıyor.

* İnsanların birbirlerine gönderdikleri mektupların yüzde 44'ü okunmuyor. Bir insan ömrünün 8 ayı ise gereksiz yazışma zarflarını açarak geçiyor.

* Bir otomobilin hortumla yıkanması yaklaşık yarım ton suya mal oluyor.

* Geri kazanılan 1 ton cam ile yaklaşık 100 litre petrol tasarruf edilir.

* Doğaya atılan atıkların yüzde 60'ı boya ve boya ürünleri.

* 3,7 litre benzin yaklaşık 3 milyon litre içme suyunu kirletiyor.

* Bir kayın ağacı 72 kişinin bir günlük oksijen ihtiyacını karşılıyor.

* Bir cam şişe doğada 4 bin, plastik 1000, çiklet 5, bira kutusu 10-100 ve sigara filtresi ise 2 yıl süreyle yok olmuyor.


SİGARAYA KARŞI ZAFER KAZANMAK

Sigara içen insanların hemen hemen hepsi bu dertten kurtulmak ister. Yukarıda yazılmış olan her şeyi herkes az çok bilir. Sigara içen insanların tamamı sigaranın sağlıkları için ne büyük bir tehlike oluşturduğunu, çocuklarına ya da sevdiklerine ne kadar kötü bir örnek olduğunu, sigara içmeyenleri ne kadar rahatsız ettiğini ve de ne kadar çok para kaybına neden olduğunu bilir. Sigaradan kurtulmak gerçekten kolay bir iş  değildir. Ama sonuçta milyonlarca insan da sigarayı tamamen bırakmayı başarmıştır. Birazcık iradesi olan bir insan, bu milyonların arasına çok rahat girebilir.

Peki sigarayı bırakmak sadece irade işi midir? Bir insanın herhangi bir hareketi yapması için, ya kendine göre mantıklı sebepler bulması lazım, ya da bu hareketi silah zoruyla yapması lazım. Kimse sizin başınıza silah dayayıp, sigarayı bıraktırmak istemediğine göre, kendinize mantıklı sebepler bulmanız lazım. Şurası bir gerçektir ki, akciğer kanseri olmak üzere olan biri ya da kangren olmak üzere olan birinin sigarayı bırakmak için çok mantıklı sebepleri vardır. Sizin de mantıklı sebepleriniz olması için illaki iş buraya kadar mı gelmeli? Lütfen aşağıdaki tavsiyelere bir göz atın.

Sigarayı hangi nedenlerden dolayı bırakmak istediğinizi bir kağıda yazın. Bu işin ne kadar zor bir iş olduğunu tamamen kafanızdan çıkarın. Zor kelimesi ile imkansız kelimesi çok farklı şeylerdir. Kafanızda herhangi bir tarih belirleyin ve bunu da kağıda yazın. Bu tarihe kadar asla elinizdeki sigara paketi tamamen bitmeden yeni bir paket almayın. Yanınızda çakmak taşımayı bırakın. Çakmağa ihtiyacınız olduğunda bunu başkalarından isteyin. Her sigara yakarken kendinizi mümkünse bir aynada izleyin. Kül tablanızı boşaltmayın.

Sigarayı bırakma tarihinden bir gün önce içebildiğiniz kadar çok sigara için. Ailenize, arkadaşlarınıza ve sevdiğiniz herkese sigarayı bırakacağınızı ilan edin.

Sigarayı bırakmayı ilan ettiğiniz günde elinizde kalmış olan bütün  sigara paketlerini, kibritleri ve de çakmakları çöpe atın, kül tablalarını boşaltın. Sürekli, sigara içmemekle kazanacağınız şeyleri düşünün. Devamlı bir şeylerle meşgul olun. Sinemaya gidin, tiyatroya gidin, uzun yürüyüşler yapın, lokantanın sigara içilmeyen bölümünde yemek yiyin. Dişçiye gidip dişlerinizi temizletin.

Sigarayı bırakmayı hedeflediğiniz ilk günde ve sonraki günlerde, mümkün olduğunca sigara içmenin yasak olduğu yerlerde bulunun. Günde yaklaşık 4 litre su için. Her sigara içme isteği geldiğinde bir bardak su veya başka bir içecek için. Kahve ve de alkolden de kaçının. Elinizde sizi oyalayacak kalem veya başka bir şeyler tutun. Şekersiz sakız çiğnemeye çalışın. Dişlerinizi yemek yedikten hemen sonra uzun süre fırçalayın. Bir anda gelip giden, sizi sigara içmeye aşırı derecede teşvik eden durumlarla mücadele edin. Sigara içmemekle ulaşacağınız yeni dünyayı düşünün. Bir kaç gün sigara içmeyen arkadaşlarınızla birlikte bulunun. Başkalarının sigara içmesi ve sizin de buna seyirci kalmanız, sizi de teşvik edecektir. Bunu bilerekten sigara içen arkadaşlarınızın yanına gidin. Düzenli olarak egzersiz yapın. Sigara içenlerin yapmakta zorlandığı aktiviteleri yapmaya çalışın. Bu işi başardığınızda bu aktiviteleri tamamen yapabileceğinizi unutmayın. Bol bol dinlenin. Dış görünüşünüze çok önem verin. Bol bol aynada kendinize bakın.Hiç kimsenin evinizde sigara içmesine müsaade etmeyin.

Şayet sigara içme krizi gelirse, hemen bir şeyler için veya yiyin. Sakız çiğneyin veya bir elma yiyin veya biraz çekirdek çıtlatın. On kere çok derin nefes alın. Aldığınız onuncu nefesi bir süre tutun. Bu esnada bir kibrit yakın. Yavaşçana kibriti üfleyerek söndürün. Kriz çabuk geldiği gibi çabuk da kaybolur, yeter ki kendinizi gevşetmeyi bilin. Kendinizi serbest bırakın ve çok hoşunuza giden şeyler düşünün. Sadece o huzur dolu görüntüye konsantre olun. Hiç bir zaman bir taneden bir şey çıkmaz diye düşünmeyin. Hiç bir zaman bir tanenin kimseye zararı olmaz diye düşünmeyin –geri dönüşü olmayan bir hata bütün çabalarınıza son verebilir. Sigarayı bırakma sebeplerinizi yazmış olduğunuz kağıda, bu sefer de sigarayı bırakmakla  ne kadar memnun olduğunuzu yazın.


Hiçbir işini 24 saate sığdıramayanlar için :

ZAMAN YÖNETİMİ


Keşke bazen hiçbir şey yapmadan bomboş oturduğumuz saatleri saklayıp, yoğun iş günlerinde kullanmak mümkün olsaydı . Ama buna imkan yok ve bu nedenle yalnızca sekreterler değil tüm çalışanlar zamanını iyi yönetmek zorunda.

"Zaman yönetimi" 1970'lerden itibaren literatüre girdi. Bu konuyla ilgili yüzlerce kitap ve makale yayınlanmasına, çalışanlara binlerce ipucu verilmesine karşın bireylerin zamanlarını kullanma konusunda zaman zaman bonkör ve aldırmaz davrandıkları bir gerçek.
Zamanın en iyi şekilde kullanılması, gün içerisinde iş saatleri sırasında ya da 24 saat boyunca tüm gününüzün dolu geçmesi olarak algılanmamalı yalnızca. Etkili bir zaman yönetimi, işteki ve genel olarak yaşamınızdaki hedeflerinize ulaşmaya yönelik zamanınızın en etkin şekilde kullanılmasıdır.

Bu nedenle işe, planlama yaparak değil tam tersi, neyi hedeflediğinizi düşünüp ortaya koyarak başlamalısınız. İkinci adım ise şu anda zamanınızı nasıl harcadığınızı sorgulamaktır. Hadi şimdi arkanıza yaslanıp önce amaçlarınızı sonra da bunlar için zamanınızı nasıl harcadığınızı bir düşünün ...

Amaçlarınızı bilmemize imkan yok ama işte zamanınızı nasıl kullandığınıza ilişkin size ipucu verecek ve kendinize mutlaka sormanız gereken bir kaç soru:

1. İşinizi, görevlerinizi tam olarak tanıyor musunuz?
2. Yalnızca önünüzde büyük hedefler mi var yoksa işinizle ilgili İrili ufaklı, değişik tipte hedefler belirlediniz mi?
3. Birbiriyle ilgili olan hedeflerinizi gruplayabiliyor musunuz?
4. İşlerinizi öncelik sırasına koymayı başarabiliyor musunuz?
5. Plan yapıyor musunuz? En kötü plan bile plansızlıktan iyidir, asla plansız çalışmayın.
6. Başladığınız bir işi tamamlamadan başka işlere mi geçiyorsunuz? Mümkünse bir işi bitirmeden başkasına geçmeyin.
7. İyi karar verebilmek için Muhakeme ve Sezgi Gücünüzü kullanıyor musunuz?
8. Bir dokümanı okurken ne kadar hızlı olduğunuzu hiç sorguladınız mı?
9. Özel işlerinizi büroda yapıyor musunuz?
10 .Bir işe başlamadan önce kendinize bir yöntem belirliyor musunuz?
11. İşe zor olanlardan mı yoksa kolay olanlardan mı başlıyorsunuz?
12. Bazı işleri reddetmeyi, 'hayır' demeyi biliyor musunuz ?
13. Günün sonunda işlerinizi gözden geçirip ertesi günün planını yapıyor musunuz?

 

 

Zaman Kazandıracak 10 Önemli İpucu


1. Her sabah 15 dakikanızı o gün yapmanız gerekenleri planlamaya ayırın. Eğer sabahlarınız buna müsait değilse akşamları bir sonraki günün planını yapın. Göreceksiniz hem içiniz daha rahat edecek hem de iki ayağınızı bir pabuca sığdırmaktan kurtulacaksınız.

2. Söz uçar yazı kalır. Bu nedenle yapmanız gerekenleri ya da aklınıza gelen fikirleri bir kağıda not alın. Yazmak yapmanın yarısıdır unutmayın.

3. Her zaman adım adım ilerlemeyi tercih edin. Önceliklerinizi belirleyip önceliklerinizi sırasıyla hayata sokun.

4. Planlarınızı ve görevlerinizi belli zaman aralıklarında gözden geçirmeyi alışkanlık haline getirin. Zaman zaman öncelikleriniz değişebilir. Böylece değerli zamanınızı önceliği olmayan işlere harcamaktan kurtulursunuz.

5. Mutlaka bir günlük kullanın. Planlarınızı ve yapmanız gerekenleri bu günlüğe kaydedin ve o gün içerisinde gerçekleştirdiklerinizin yanına işaret koyun.

6. İşyerinde, dikkatinizi dağıtabilecek şeylerden uzak durun. Örneğin masanız bir sokağa bakıyorsa ve gün içerisinde polislerle şoförlerin sık sık kavgasına şahit oluyorsanız bu gereksiz bir zaman kaybına yol açabilir. Hemen yerinizi değiştirin. Ayrıca masanızın üzerinde de işinizle ilgili olmayan şeyleri kaldırın.

7. Bugün ne yaparsam beni hedefime daha çabuk yaklaştırır? Bu soruyu gün içerisinde kendinize 100 kere sorun!

8. Aynı anda birden fazla iş yapanlara özenmeyin. Aynı anda tek bir işe odaklanıp o işi bitirmeye çalışın.

9. Kendi kararlarınıza güvenin. Eğer bir işin sizin düşündüğünüz yöntemle daha kısa zamanda çözüleceğine inanıyorsanız kendi planınızı uygulayın. Başkalarının önerilerini yerine getirmekle vakit kaybetmeyin

10. İşinizle ilgili nasıl günlük plan yapıyorsanız aynı şekilde haftalık plan da yapın. Bu sizi hafta başında herkesin yaşadığı isteksizlik ve tembellikten kurtaracaktır.


Saçsız Dolaşma Günü

 

Her ne yapıyor olursanız olun, bu yaptığınız şey için kendinizden hoşnut olun.

Her ne hissediyorsanız edin, bu hissettiğiniz şey için kendinizden hoşnut olun

                                                                     Thadeus Golas

 

      16 yaşına girmek üzere iseniz, aynanın önünde durur ve yüzünüzün her santimetre karesini incelersiniz. Burnunz çok büyük olduğu, bir sivilce daha çıkardığınız, kendinizi aptal hissettiğiniz, saçınız sarı olmadığı. İngilizce dersindeki çocuk henüz sizi farketmediği için üzülürsünüz.

   Alison’un hiç böyle sorunları yoktu. İki sene önce güzel, popüler ve akıllı bir son sınıf öğrencisi idi. Ayrıca, okulun spor takımının yıldız oyuncusuydu ve okyanus kıyısında cankurtaranlık yapıyordu. Uzun ve ince vücudu, mavi gözleri ve gür sarı saçları ile bir lise oğrencisinden çok mayo mankenine benziyordu. Ancak, o yaz birşeyler değişti.

      Bütün gün cankurtaranlık yaptıktan sonra, Alison eve dönüp saçlarındaki deniz suyunu akıtmak ve dolaşmış yerleri açmak için can atıyordu. Güneşten sararmış saçlarını öne doğru tararken annesi bir çığlık attı. ‘’Ali, saçına ne yaptın?’’ Kızının başında kelleşmiş bir bölge görmüştü. ‘’Yoksa traş mı ettin? Acaba sen uyuyurken birisi sana kötü bir şaka mı yaptı?’’ Az sonra düğüm çözülmüştü. Alison herhalde, at kuyruğu yaparken kullandığı elastik bandı çok sıkı dolamıştı. Olayı çabucak unuttular.

      Üç ay sonra, bir kel bölge daha keşfettiler. Dreken, bir tane daha. Çok geçmeden, Alison’un baş derisi para büyüklüğünde kel bölgelerle dolmuştu. Önceleri, stresten olduğu düşünüldü ve merhemler verildi. Daha sonra, bir uzman her iki haftada bir, her bölgeye 50’şer kortizon iğnesi yapmaya başladı. İğnelerden dolayı kan ve kabuk içindeki başını gizlemek için okul idaresi, onun okula bir beyzbol şapkası giyerek gelmesine izin verdi. Kel bölgelerden birkaç tel saç çıksa da, iki hafta sonra onlar da dökülüyordu. Alison alopesi denen bir illete yakalanmıştı ve yapacak hiçbir şey yokktu.

      Alison iyimser kişiliği ve ona destek veren arkadaşları sayesinde hayatını sürdüyordu ama bazen kendini çok kötü hissediyordu. Mesela, küçük bir kız kardeşi başında bir havlu sarılı olarak odasına gelip saçını taramasını istediği zaman. Annesi havluyu açtığında, kardeşinin gür saçları omuzlarına dökülüyordu. Başında kalmış iki tutam saçı elleyerek gözyaşlarına boğuldu. Bu olay ortaya çıktığından beri ilk kez ağlıyordu.

      Zaman geçtikçe, şapkanın yerine bir bandana takmaya başladı. Çünkü şapka artık iyice kelleşmiş başını örtemiyordu. Bir peruk almanın zamanı gelmişti. Kendi saçlarının rengide bir peruk alarak hiçbir şey olmamış gibi davranmak yerine, Alison, omuzlarına gelen bir kızıl peruk seçti. Neden olmasındı? İnsanlar sürekli saçlarını kestirip, boyatmıyorlar mıydı? Yeni görüntüsü sayesinde kendine güveni geri gelmişti. Bir karesinde peruğu bir arkadaşının arabasının penceresinden uçtuğunda hepsi buna çok gülmüşlerdi.

      Ama yaz yaklaşıyordu. Alison endişelenmeye başlamıştı. Eğer yüzerken peruk takamazsa nasıl cankurtaranlık yapabilecekti? Babası bir gün ona ‘’sen yüzmeyi unuttun mu?’’ diye sordu. Alison mesajı almıştı.

      Onu çok rahatsız eden bir yüzücü başlığıyla bir gün çalıştıktan sonra, tamamen kel olarak dolaşma cesaretini gösterdi. Tuhaf bakışlara ve plaj çalışanlarının kaba laf atmalarına rağmen – ‘’Siz çılgın punklar neden kafalarınızı kazatırsınız ki?’’- Alison yeni görüntüsüne uyum sağlamıştı.

      O yıl, sonbaharda okul açıldığında, okula saçsız, kaşsız ve kirpiksiz gitti. Peruğu dolabında bir yerlerde duruyordu. Planladığı gibi, oğrenci konseyi başkınlığı için aday olacaktı. Kampanya konuşmasında biraz değişlik yaptı. Gandhi’den Bay Clean’e kadar ünlü bazı keller üzerine bir dia gösterisi sunduğunda salon dolup taşıyordu.

      Başkan seçildikten sonra yaptığı ilk konuşmada, Alison rahatsızlığı hakkında sorulara rahatça cevap verdi. Üzerinde ‘’Kötü Saç Günü’’ yazan bir tişört vardı.

      Onu göstererek, ‘’Çoğunuz sabah uyanıp, aynada kendini beğenmediği zaman, bu tişörtü giyebilir. Sonra, bu tişörtün üzerine başka tişört giydi ve devam etti. ‘’Ben uyandığım zaman, bunu giyiyorum. ‘’Bu tişörtün üzerinde ‘’Saçsız Dolaşma Günü ‘’ yaziyordu. Herkes tezahürat yaptı ve alkışladı. Alison hala güzel, pöpüler ve akıllıydı. Hala takımın yıldız oyuncusuydu, cankurtaranlık yapıyordu ve şimdi de başkan olmuştu Mavi gözleri ile kürsüden gülümsüyordu.


KELİMELERLE HESAPLAŞMA ZAMANI

            Her yıl, milyonlarca mezun veriyor okullarımız. Mezun, yani belli bir eğitimden geçmiş insan. Okullarımızın hal-i pür melalini anlatmaya ne hacet. Eline diplomasını alan seviniyor, ileride kendisini bekleyen tsunami dalgalarından daha beter engellerle karşılaşacağından habersizce…

            Her yıl, merkezi yerleştirme sınavlarında on binlerce öğrenci sıfır çekiyor. Ne Milli Eğitim ne de başka bir kurum, tatmin edici bir açıklama getiremiyor buna. Ne acıdır ki, liselerde verilemeyen Türk Dili ve İnkılap Tarihi dersleri, üniversitelerin birinci sınıfında okutuluyor.

            Her şey beyinde başlar. Düşüncede yani. Nasıl ki insan barınaklarda barınıyorsa, düşünceyi besleyen, onu şekillendiren de kelimelerdir. Koca bir ömür çalışıp didindikten sonra yerlerinden olan insanlar görmüşsünüzdür. Her şeylerini geride bırakıp mahzun ve meçhul bir hayatın kollarına bırakırlar kendilerini. Kelimeler de böyledir işte. Asırlarca kullandığımız kelimeleri “moderen(!)” kelimelerle takas eden mantık şimdi ne kadar cılız, ne kadar yalnız…

            Bugün  eğitim camiamızın düştüğü bataklığın faturası öğretmene kesilse de, asıl sorun kelimelerdedir. 30’lu yıllarda kullandığımız  “muallim” ve “talebe” kelimelerini bir kenara atmışlar, bunların yerine “Öztürkçe” dedikleri bugün kullandığımız kelimeleri getirmişler.

            Düşünce dünyamızı süsleyen sayılı isimlerden biri olan Cemil Meriç merhum, bu konuya da değinmeden geçememiş: “Ben, insan haysiyetine yakışmayan bu talebe hoca komedyasını asilleştirmek hayaline kapıldım. Örneğim yoktu. İrfan, toprağı dişlerimle ve tırnaklarımla kazarak yedi kat yerin dibinden çıkmıştım. Hoca, öğretmen oldu;talebe öğrenci…Öğretmen ne demek?Ne soğuk, ne haysiyetsiz, ne çirkin kelime…Hoca öğretmez; yetiştirir, aydınlatır. Öğrenci ne demek? Talebe isteyendir; isteyen, arayan, susayan.”

            “Öğretmen”in “hoca”ya tercih edilmesi, başın ayağa düşürülmesinin başlangıç noktasıdır. Bugün, eğitim camiamızda bir yara halini almış olan bu sorunu giderme gayretinde olanlar, acaba ne kadar bilincindedirler bu işin?..

            Öğrenci bir arayış içinde değil. Susuz ama suyu aramıyor. Talebe değil çünkü, talepte bulunan değil; öğrenen, sadece öğrenen. Öğrenmek, onun için yeterli. Eskiden böyle miydi? Talebe kelimesinin beyinde uyandırdığı çağrışım, her şeye yetiyordu. Hayat Bilgisi dizisinin “Afet Öğretmeni”nin ağzından çıkan ve zaten başlı başına bir afet olan şu “Hoca camide” sözü yok mu…

            Muallim öğretmen olalı, kendisini yetiştirmez oldu farkındaysanız. Muallim ağırbaşlı, vakarlı, gayet ciddi, daima yeni ufuklarda gezinen, asla ve asla eski bilgilerle, kırıntılarla beslenmeyi gururuna yediremeyen… Alnı kırışıktır muallimin, beli büküktür.  Meselenin ağırlığından olsa gerektir… İnsanlara bir şey öğretmek değildir onun işi. Bir milletin dünyaya hitap edebilmesi için, genç nesillerin olanla yetinmeyecek seviyede eğitilmesi, şüphe götürmez bir gerekliliktir. Bunun derdiyle yanıp tutuşur muallim. Ezberletmez, yönlendirir; bilgiyi tamamen vermez, ona ulaşma yollarını gösterir.

         Öğretmen hafiftir oysa. Öğrencinin ondan beklentisi, sadece basmakalıp bilgilerdir. Torbaya karpuz doldurur gibi öğrencinin beynine bilgileri doldurmak… İşte hepsi  bu.  Suçlu o değil ama. Suç kelimelerde, kelimenin genleriyle oynayanlarda. Sadeleştirme adı altında koca bir kültürel hazineyi yok edenlerde.

            Nelere kadirmiş meğer  kelimeler... Vaktiyle Konfüçyüs demiş:“Devlet başkanı olursam, yapacağım ilk iş, dili düzene koymak olurdu.” İlk zamanlar buna pek anlam verememiştim doğrusu. Şimdi çok daha iyi anlıyorum.

            Avrupa’da, Amerika’da dile dokunulmuş mudur!..Onlar, dile herhangi bir müdahalede bulunmamışlar. Yaptıkları tek şey, yabancı kelimelere yeni karşılıklar bulmak olmuş. ABD ilk atom bombası denemesini yaptığı sıralarda, Fransız Dil Akademisi gece yarısı toplanmış ve bu teknolojinin Fransız dili üzerindeki etkileri üzerinde tartışmıştır. Bizse tam tersini yapmışız ve şimdi kara kara düşünüyoruz… Eee, buna da şükür, düşünüyoruz sonuçta. Ya o da olmasaydı!...


İLETİŞİMİ ENGELLEYEN FAKTÖRLER

Acaba hangimizin gören bir bakışa, duyan bir kulağa gereksinimi yok ki???

D. Pire'nin "insanların çoğu duvar, çok azı da aralarında köprü kurarlar" sözü, günümüzün yoğun temposuna kendini kaptıran insanların (yani bizlerin), arka plana ittiği çok önemli bir gereksinimi vurguluyor; yakınlaşma ve ilişki gereksinimi!

Çevremizi düşünelim...kendimizi...Bir sorunumuz olduğunda aklımıza ilk kim geliyor? Kiminle konuşmaya, dertleşmeye istek duyuyoruz? Neden o, başkası değil? Bu kişiyi iyi bir dinleyici yapan hangi özellikleri? Ya da tam tersini düşünelim...Sorunumuz olduğunda kesinlikle anlatmayı aklımızdan bile geçirmediğimiz kişileri... Neden anlamazlar? Bizi anlamadıklarını nasıl anlıyoruz?

Çevremizdeki bazı insanlarla konuşmak kolay ve zevk vericiyken, bazılarıyla kurduğumuz iletişim çok yüzeysel olabiliyor. Benzer kişilik özellikleri, ortak ilgi ve hobiler, birbirine yakın değer ve dünya görüşü, yakın ahlak anlayışı ve eğitim düzeyi gibi pek çok faktör, insanlar arası ilişkilerde temel öneme sahiptir. Kişiler arası ilişkilerde, kalitenin asıl belirleyicisi dinleme becerileridir. Ortak bir çok noktamız olsa bile bazı insanlarla yakın ilişkiye girmekten kaçınırız.

Karşılıklı konuşmaları yüzeysel kılan ve gerçek dinlemeyi engelleyen tavırlara bir göz atalım;

 

1. ÖĞÜT VERMEK, ÇÖZÜM GETİRMEK, YÖNLENDİRMEK:

Gerek çocuğumuzla, gerekse arkadaşlarımızla konuşurken iletişimi kesen bazı mesajlar vardır;

§"Şöyle yap, böyle yapma..."
§"Bu şekilde hareket etmemelisin..."
§"Buna üzüleceğine, oturup dersini çalışsan daha iyi olur..."
§"Yoruluyorum diye yakınacağına geceleri erken yat..."
§"Kavga edeceğinize güzel güzel oynayın, arkadaşlar kavga etmez..."
§"Paylaşmayı bilmezsen, yalnız kalırsın tabi..."
§"Bu kadar düzensiz çalışırsan, işlerini tabi yetiştiremezsin..."

 

gibi cümleler, konuşan kişide direnç, isyan yaratabilir, konuşan kişiyi savunmaya itebilir. Genellikle öğüt, ahlak dersi vermek, direk önerilerde bulunmak, size sorununu açan kişide baskı veya suçluluk duyguları uyandırarak, iletişimin kesilmesine veya yön değiştirmesine neden olabilir.

 

2. YARGILAMAK, ELEŞTİRMEK, AD TAKMAK:

§"Sen zaten hep kolaya kaçarsın..."
§"Bebek gibi davranıyorsun..."
§"Geri zekalı ne olacak..."
§"Şikayetten başka bir şey bilmezsin zaten..."
§"Sulugöz...bir arkadaşınla oynamasını bile bilmiyorsun..."

§"Hiçbir fedakarlığa katlanmak istemiyorsun..."

 

            Genellikle yargılama ve eleştirme tepkileri ile karşılaşan kişiler, kendilerini anlaşılmamış, itilmiş, haksızlığa uğramış, daha çaresiz hissederler. Bunun sonucunda iletişimi keser ya da öfkeyle karşılık verebilirler. Özellikle çocuğunuzla iletişiminizde bu yöntemi sık kullanıyorsanız, "o" sizin yargı ve eleştirilerinizi ve sık kullandığınız isimlendirmeleri (yaşına göre) gerçek olarak algılayabilir. Bu, kendilik algısı üzerinde olumsuz etkiler bırakır, kendine güveni sarsıldığı gibi, başarısı üzerinde de olumsuz etkiler yaratabilir.

 

3. SORU SORMAK, ARAŞTIRMAK, İNCELEMEK:

§"Neden?...Sen ona ne yaptın?...O sana ne dedi?..."
§"Çocuk neden hastalandı?...İyi giydirmedin mi?..."
§"Neden uyuyamadın?...Ağır mı yedin?...Kahve de içtin mi?..."
§"Neden doğru düzgün oynamayı beceremiyorsun?..."

 

Genellikle soru, inceleme, nedenini arama gibi yaklaşımların içinde önyargı, eleştiri veya zorunlu çözüm bulunur, ayrıca konuşma sorulara cevap vermeye takılarak, yön değiştirip asıl konudan uzaklaşabilir. Sorularla yürüyen iletişimde, genellikle soru soranın nereye varmak istediği konuşan kişi tarafından anlaşılamadığından, konuşan endişeye kapılabilir veya savunmaya geçebilir.

 

4. TEŞHİS, TANI KOYMAK, TAHLİL ETMEK:

§"Aslında sen öyle demek istemiyorsun..."
§"Ben senin aslında neden öyle yaptığını biliyorum..."
§"Aslında senin derdin başka..."
§"Anlaşılan bir süre sana yardımcı olmamı isteyeceksin..."
§"Bunları beni üzmek için anlatıyorsun anlaşılan..."

 

Bu tür yaklaşımlarda, dinleyen kişi sanki konuşanın niyetini, söylemek istediklerini çok iyi biliyormuş, onun kafasının içindekileri okuyormuş gibi bir tavır içine girdiğinden, konuşanı savunmaya ittiği gibi, sinirlenmesine, sabırsızlanmasına veya öfkeli cevaplar vermesine neden olabilir. Konuşan kişi kendini kıstırılmış, yanlış anlaşılmış, yanlış yorumlanmış gibi hissedebileceği için büyük olasılıkla iletişimi keser. Psikoloji hobiniz olabilir ama terapatik yöntemler arasında kullanılabilen bu tür iletişimin kurallarını tam bilmeden, günlük ilişkilerinize aktarmaya kalkmanız, sizinle konuşmayı güçleştirebilir. Aklınızda bulunsun...:)

 

5. TESELLİ ETMEK, KONUYU DEĞİŞTİRMEK:

§"Aldırma, boşver..."
§"Düzelir canım, bunu dert etme..."
§"Üzülme..."
§"Başka şeyden konuşalım..."
§"Olur böyle şeyler, geçer..."
§"Bir kahve iç düzelirsin..."
§"Boşver canım arkadaşlar arasında olur böyle şeyler..."
§"Aman sen de herşeyi ciddiye alıyorsun, yak bir sigara..."

 

Aslında teselli etmek çok güzel ve yararlıdır, ancak önemli olan teselliyi kişiyi duyduğumuzu belirttikten sonra verebilmektir. Söyledikleri duyulmadan, teselli ediliyormuş hissini yaşayan kişi, kendini anlaşılmamış, dinlenilmemiş, söyledikleri saçma sapan gibi algılanmış hissedebilir. Önemsenmemiş veya tam olarak dinlenilmemiş olmaktan dolayı kızgınlık duyabilir. Genellikle, dinlemeden verilen teselli mesajları, konuşan kişide sorununun küçümsendiği duygusunu yaratabilir.

Bunların ardından, gelin kendimizi gözden geçirelim...Çocuğumuz, arkadaşımız veya eşimizle yaptığımız günlük konuşmalarda tarzımız ve yaklaşımımız genelde nasıl?...İletişimimiz yukarda sözü edilen dinleme engellerine takılıyor mu?...Tam yanıtı bulamıyorsanız, kendinizi 1-2 gün izlemenizi öneririm. Çünkü iyi bir dinleyici olmanın, yani karşıdakini dinleme ve anlamanın bence birinci şartı; kişinin öncelikle kendini dinlemeyi ve anlamayı başarabilmesidir....:)


Çevrede Olumlu İzlenim Oluşturacak Beden Dili Özellikleri

1-Göz ilişkisi: İnsanların yüzüne bakanlar, bakmayanlardan daha çok hoşa gider. (Göz teması)

2-Yüz ifadesi: Canlı olun. Mümkün olduğu kadar sıcak ve dostça tebessüm edin ve gülün. Yüzünüz çevreye olan ilginizi yansıtsın.

3-Baş hareketleri: Karşınızdaki konuşurken sık sık başınızı aşağı yukarı hareket ettirerek onu anladığınızı ve dinlediğinizi hissettirin. Başınızı hafif dik tutun.

4-Jestler: Çok aşırıya gitmeden jestlerinizi kullanın. Ellerinizi cebinizde tutmaktan ve kollarınızı kavuşturmaktan, ellerinizle ağzınızı örtmekten kaçının. Açık ve anlaşılır jestleri tercih edin.

5-Postür (beden Duruşu): Ayakta iseniz dik durun, oturuyorsanız sandalye ve koltuğunuzu tam olarak doldurun ve arkanıza yaslanın. Birisi ile konuşurken ve birisi doğrudan sizinle konuşurken öne eğilin ve ilginizi gösterin.

6-Yakınlık: İnsanlara daima onları rahatsız etmeyecek, mümkün olan en yakın mesafede durmaya gayret edin.

7-Yöneliş: Daima konuştuğunuz ve sizinle konuşan insana dönük olun. İkiden fazla insanla bir gurup oluşturuyorsanız, sizin için önemli olanların dışındakilere merkezinizi kapatmayın. Mümkün olduğu kadar çok kişiye merkezinizi açık tutun.

8-Dış görünüş: Grup normlarına, toplumsal rol ve statünüze uygun giyinin. Giyiminize mümkün olduğunca renk katın.

9-Konuşmanın sözel özellikleri: Çok fazla ve çok hızlı konuşmaktan kaçının. Bir topluluk içinde dinlediğinize yakın konuşun. Sesinizin yüksekliğini ve tonunu, bulunduğunuz çevreye göre ayarlayın.


Charles

 

Oğlum Laurie, anaokuluna başladığı gün fitilli kadife tulumuyla, mama önlüklerini çıkarıp, kemerli kot pantalonunu giydi. Onun bitişikteki komşunun ondan biraz daha büyük kızıyla gidişini izlerken yaşamımda bir dönemin bittiğini açık seçik fark ettim. Benim tatlı sesli bebeğim, uzun pantalonuyla kabadayı gibi yürüyen bir karakter durumuna dönüşmüş ve köşede durup bana el sallamayı bile unutmuştu. Eve de aynı biçimde gelmişti. Kapıyı çarparak açmış, kediyi tekmelemiş ve "Kimse yok mu?” diye kaba bir sesle bağırmıştı.

Öğle yemeğinde babasıyla çok kaba bir biçimde konuşmuş, kız kardeşinin sütünü dökmüştü.

"Bugün okul nasıldı?” diye merakla sordum.

"İyiydi" dedi.

"Birşey öğrendin mi?” diye sordu babası.

Laurie soğuk bir ifadeyle "Hiçbir şey öğrenmedim" dedi. "Hiçbir şey?" dedim. "Hiçbir şey öğrenmedim."

 "Öğremen bir çocuğu patakladı" dedi Laurie yağ ve ekmeğe bakarak. "Yaramazlık yaptığı için..." diye ekledi dolu bir ağızla.

"Ne yaptı?" dedim "Kimdi o?"

Laurie düşündü. "Charles" dedi. "Öğretmen onu patakladı ve köşede dikiltti. Çok yaramazdı.

"Ne yaptı?" diye tekrar sordum. Fakat sandalyesinden kayarak indi, bir bisküvi aldı ve gitti. Babası arkasından hâlâ "Buraya bak! Genç adam!" diye bağırıyordu.

Ertesi gün öğle yemeğine oturur oturmaz yine "Charles bugün de berbattı" dedi. Sırıttı ve devam etti. "Charles bugün öğretmene vurdu."

"Tanrım" dedim. "Sanırım gene dayak yedi."

"Tabii ki" dedi. Sonra babasına döndü "Yukarı bak!" dedi.

 "Ne oldu?" dedi babası, yukarı bakarak.

"Aşağı bak! Parmağıma bak! Heyyy! Avanak!" dedi ve çılgınca gülmeye başladı.

"Charles öğretmene neden vurdu?" diye sordum aceleyle.

"Çünkü Charles'ı kırmızı pastelle boyamaya zorladı. Charles yeşil boyamak istiyordu ve öğretmene vurdu. Sonra öğretmen hiç kimsenin Charles'la oynamamasını söyledi. Ama herkes oynadı."

Üçüncü gün ilk haftanın çarşambasıydı. Ve Charles o gün tahterevalli tahtasını küçük bir kızın başına vurmuş ve kanatmıştı. Ceza olarak da öğretmen teneffüslerde içeride kalmasını söylemişti.

Perşembe günü öykü saatinde köşede durma cezası almıştı, çünkü tüm ders boyunca ayağını yere vurup durmuştu. Cuma günü ise tahta kullanma hakkından mahrum bırakılmıştı çünkü tebeşirleri fırlatmıştı.

Cumartesi eşime "Sence ana sınıfı Laurie  için sorun yaratıcı mı oluyor?" dedim. Çünkü  Laurie çok kaba olmuştu, dili bozulmuştu ve bu Charles denen çocuğun onun üzerinde kötü bir etkisi vardı.

"Düzelir" dedi eşim beni teselli ederek. "Dünyada Charles gibi insanlar olmalı. Onlarla daha sonra tanışmasındansa şimdi tanışması daha iyi."

Pazartesi günü Laurie eve biraz geç ama haberlerle dopdolu geldi. Ben merdivenin başında beklerken o yokuşu bağırarak çıktı. "Charles" dedi. "Bugün gene çok kötüydü."

"İçeri gel" dedim yaklaşınca "Öğle yemeğin bekliyor."

"Charles ne yaptı biliyor musun?" dedi beni izlerken "Okulda öyle çok bağırdı ki birinci sınıflardan bir çocuk gelip, öğretmenin Charles'ı susturmasını söyledi. Ve bu yüzden Charles okuldan sonra okulda kalma cezası aldı. Ve tüm çocuklar da onu izlemek için okulda kaldılar."

"Ne yaptı?" diye sordum.

"Orada oturdu yalnızca" dedi sandalyesine çıkarken. "Hey baba, eski yer paspası! Naber?"

"Charles, bugün okuldan sonra cezaya kalmış" dedim eşime. "Herkes de onu izlemek için kalmış.”

"Bu Charles nasıl biri?" diye sordu eşim. "Onun soyadı ne?"

"Benden daha büyük. Lastik çizmesi yok ve ceket bile giymiyor" dedi Laurie. Pazartesi akşamı ilk veli toplantısının olduğu gündü, ama bebeğin hasta olması nedeniyle gidemedim. Oysa sabırsızlıkla Charles'ın annesiyle tanışmak istiyordum.

Salı günü Laurie birden "Bugün öğretmenimizin bir arkadaşı onu görmeye geldi" dedi.

"Charles'ın annesi mi?" dedik ben ve eşim aynı anda.

"Yo!" dedi Laurie ukalaca. "Hayır bir erkekti. Bize jimnastik yaptırdı. Ayak parmaklarımıza dokundurdu. Bak! Sandalyesinden indi, çömeldi ve ayak parmaklarına dokundu. "İşte böyle" dedi. Sonra ciddi bir biçimde tekrar sandalyesine oturdu, çatalını alırken "Charles onu bile yapmadı" dedi.

"İyi" dedim. "Charles o hareketi de mi yapmak istemedi?"

"Yo" dedi. "Öyle yaramazdı ki öğretmenin arkadaşına karşı o eksersizi yapmasına izin verilmedi.

"Gene mi?" dedim.

"Öğretmenin arkadaşına tekme attı" dedi Laurie, "Öğretmenin arkadaşı demin yaptığım gibi parmaklarına dokunmasını istedi ama o yapmadı. Ve öğretmenin arkadaşını tekmeledi."

"Sence bu Charles denilen çocuğa ne yapacaklar?" diye sordu Laurie'nin babası.

Laurie düşünceli bir biçimde omuz silkti ve "Tahminimce okuldan atarlar" dedi.

Çarşamba ve Perşembe her günkü gibiydi. Charles yine öykü saatinde bağırmış ve bir çocuğun midesini yumruklamış ve onu ağlatmıştı. Cuma günü yine okuldan sonra cezaya kalmıştı. Tabii ki diğerleri de. Anaokulunu üçüncü haftasıyla birlikte Charles ailemizde bir kurum durumuna gelmişti. Bebek tüm öğleden sonra ağladığında Charles'laşıyor; Laurie oyuncak arabasını çamur doldurup mutfakta dolaştırınca Charles'laşıyor ve hatta eşim kolu telefonun kablosuna takılıp çektiğinde, çiçek vazosu ve kül tablasını düşürdüğünde "Aynı Charles gibi" diyordu.

Üçüncü ve dördüncü haftalar boyunca sanki Charles'ta gelişmeler olmuş gibiydi. Laurie üçüncü haftanın perşembe günü, öğle yemeğinde vahşi bir biçimde "Charles bugün öyle iyiydi ki öğretmen ona elma verdi" dedi.

"Ne?" dedim, eşim de dikkatle ekledi.

"Charles mı, dedin?"

"Charles" dedi Laurie "Pastel boyaları dağıttı ve sonra da kitapları topladı. Öğretmen artık onun yardımcısı olduğunu söyledi."

"Ne oldu?" diye inanamaz bir biçimde sordum.

"Yardımcı oldu, hepsi bu" dedi omuzunu silkerek.

O gece eşime "Charles'le ilgili bu şey gerçek olabilir mi?" dedim. “Böyle bir şey olabilir mi?"

"Bekle ve gör" dedi eşim alaycı bir biçimde. "Eğer söz konusu olan Charles ise yalnızca oyun yapıyor olabilir."

Eşim yanılmış gibi görünüyordu. Bir haftadan fazla bir süre Charles öğretmenin yardımcısıydı. Her gün malzemeleri dağıtıp, topluyor ve hiç kimse okuldan sonra cezaya kalmıyordu.

"Okul-Aile Birliği toplantısı haftaya” dedim eşime bir akşam. "Charles’ın annesini orada bulabilirim."

"Ona Charles'a ne olduğunu da sor" dedi eşim "Bilmek istiyorum."

"Ben de bilmek istiyorum" dedim.

Cuma günü her şey yine normale dönmüştü. Laurie "Charles bugün ne yaptı biliyor musunuz?" dedi hafif dehşet dolu bir sesle yemek masasında. "Küçük bir kıza bir söz söyledi ve onun tekrarlamasını istedi. O da yaptı. Öğretmen kızın ağzını sabunla yıkattı ve Charles güldü."

"Ne sözcüğü" dedi babası şaşkınlıkla. Laurie "Çok kötü, ancak sana fısıldayabilirim" dedi ve sandalyeden indi, dolaşıp babasının yanına gitti. Babası başını hafifçe ona doğru eğdi ve Laurie neşe dolu bir biçimde babasının kulağına fısıldadı. Babasının gözleri faltaşı gibi açıldı.

"Charles, küçük bir kıza bunu mu söyletti?" diye saygılı bir biçimde sordu.

"Charles'a ne oldu peki?" diye devam etti.

"Hiçbir şey, pastel boyaları dağıtıyordu."

Pazartesi sabahı Charles küçük kızdan vazgeçmiş ve o çirkin sözcüğü birkaç kez kendi kendine söylemişti. Her seferinde ağzını sabunla yıkamak zorunda kalmıştı. Ayrıca yine tebeşirleri de fırlatmıştı.

O akşam okul-Aile Birliği’nin toplantısına gitmek için hazırlanırken eşim kapıya kadar benimle geldi. "Toplantıdan sonra onu bir çay içmeye davet et" dedi "Onu görmek istiyorum."

"Eğer orada olursa" diye dua eder gibi bir sesle söyledim.

"Orada olacaktır” dedi. "Charles'ın annesi orada olmadan nasıl bir toplantı yapılabilir?"

Toplantıda huzursuz bir biçimde oturdum, rahat görünen tüm bayanların yüzlerini inceleyerek, hangisinin Charles'ın annesi olabileceğini tahmin etmeye çalıştım. Hiçbiri yeterince kaba görünmüyordu. Hiç kimse toplantının ortasında kalkıp, çocuğunun davranışlarından dolayı özür dilemedi. Hiç kimse Charles'tan söz etmedi.

 

Toplantıdan sonra öğretmeni kolladım ve buldum. Elinde çikolatalı pasta ve çay bulunan bir tabak vardı. Birbirimize dikkatlice yaklaştık ve gülümsedik.

"Sizinle tanışmayı merakla bekliyordum" dedim. "Ben Laurie'nin annesiyim."

"Biz hepimiz Laurie ile ilgileniyoruz" dedi.

"Evet o anaokulunu çok seviyor" dedim. "Evde hep sizden söz ediyor."

"İlk haftaya adapte olması epey zor oldu ama şimdi iyi. Bir küçük yardımcı. Tabii kimi zorluklardan sonra."

"Laurie kolay adapte olur" dedim. "Ama sanıyorum bu kez Charles'ın etkisi."

"Charles?"

"Evet" dedim gülerek "Okulda Charles'la çok işiniz olmalı!"

"Charles?" dedi.

"Ama okulda Charles diye biri yok ki!"