İYİMSERLİK ANDI

 

Aklımın dinginliğini hiçbir şeyin
bozmasına izin vermeyecek kadar güçlü olmaya,

Karşılaştığım herkesle sağlık,
mutluluk ve başarıdan söz etmeye,

Tüm arkadaşlarımın
kendilerini değerli hissetmelerini sağlamaya,

Her şeyin aydınlık yüzüne bakmaya ve
iyimserliğimin gerçeğe dönüşmesine çabalamaya,

 

Yalnız en iyiyi düşünmeye,
yalnız en iyi için çalışmaya ve
en iyiyi beklemeye,

 

Başkalarının başarısından
kendiminki kadar coşku duymaya,

 

Geçmişin yanlışlarını unutmaya ve
gelecekte daha büyük başarılara ulaşmak için
var gücümle çalışmaya,

 

Her zaman neşeli bir yüz ifadesine sahip olup,
selamladığım her canlı varlığa gülümsemeye,

 

Kendimi geliştirmeye,
başkalarını eleştirmeye
zaman bırakmayacak kadar çok zaman vermeye,

 

Kaygılanmayacak kadar yüreğim geniş,
kızgınlığa kapılmayacak kadar yüce,
bozguna uğramayacak kadar güçlü
ve üzüntüye kapılmayacak kadar
mutlu olmaya


KENDİME SÖZ VERİYORUM!

 


Hikayesi bol şehir

İstanbul'un kendisi kadar semtlerinin isimleri de güzeldir. Herbirinin ayrı bir hikayesi olan bu semtlerin kimi ismini tarihî bir olaydan, kimi bir camiden, kimi de bir şahıstan almış...

Kendi gibi semtleri ve isimleri de güzeldir, İstanbul'un. Her birinin ayrı bir hikayesi olan İstanbul semtlerinin birçoğu, ismini camilerden almış: Beyazıt, Sultanahmet, Ayasofya gibi. Birçok semtin adı da orada oturmuş, ya da eser bırakmış kimselerden geliyor. Ayrıca çeşitli tarihi olaylar, yapılar, çeşmeler de semtlere ad vermiş. İşte İstanbul'un bazı semtleri ve hikayeleri:

AYRILIK ÇEŞMESİ'NDE VEDA

ÜSKÜDAR: Farsça 'Konak' anlamına geliyor. Eskiden Anadolu'ya, İran'a, Arabistan'a gidip gelen kervanlar burada konaklarmış.

AYRILIK ÇEŞMESİ (HAYDARPAŞA): Eskiden hac alayı bu çeşme çevresinde toplanır, oradan yola çıkar, hacca gidenler eşlerine, dostlarına orada veda ederek ayrılırlarmış.

KABATAŞ: İskelenin bulunduğu yerde eskiden büyük bir taş varmış. Osmanlı devri ileri gelenlerinden 'Köse Kahya' diye tanınmış Mustafa Necip Çelebi bu taşı yontturup iskele haline getirmiş. Bu taşın ilk hali dolayısıyla semtin adı Kabataş kalmış.

KADIKÖY: Bugün Osmanağa Camii diye anılan camiin yerinde eskiden Kadı Mehmet Efendi'nin yaptırdığı bir mescit varmış. Semtin adı bundan dolayı "Kadıköy" kalmış.

AKSARAY: Aksaray'dan gelenler buraya yerleştirilmiş. Bu semte adını, bugünkü Aksaray şehrinden gelenler vermiş.

ARNAVUTKÖY: Önceleri, Boğaziçi'nin bu sevimli semtinde Arnavutlar oturduğu için buraya bu ad takılmış.

BAĞLARBAŞI: Çok eskiden bir Ermeni manastırına ait bağların başladığı yermiş. Zamanla oraya Bağlarbaşı denmiş.

BALAT: Rumca 'saray' anlamına gelen 'palation' sözcüğünden geldiği söylenir. Önceleri İstanbul'un kapılarından birine verilin bu ad, sonraları semtin adı olmuştur.

AKARETLER: Sultan Abdulaziz, Taşlık'ta Aziziye Camii'nin giderlerini karşılamak üzere bir vakıf kurmuş. Bu vakfa gelir sağlamak için de 'gelir getiren' anlamında 'akaretler' yaptırmayı planlamış. Bu planı bitirmek ise II. Abdulhamit'e nasip olmuş. Bu yüzden semte de Akaretler denmiş.

İHSANİYE HALKA İHSAN EDİLDİ

VANİKÖY: Eski adı Papazbahçesi'ymiş. IV. Mehmet, Seyyit Mehmed Vani'ye (Vanlı'ya) bu yerleri hediye etmiş, o da kendisine burada bir yalı, bir iki ev yaptırmış, semtin adı da Vaniköy olmuş.

ÇENGELKÖY: XIX. yüzyılda kaptan-ı deryalıklarda, valiliklerde bulunmuş, yiğitliğiyle tanınmış Çengeloğlu Tahir Paşa burada bir mescit yaptırmış, zamanla semt, mescidin adıyla anılır olmuş.

HAYDARPAŞA: III. Selim'in vezirlerinden Haydar Paşa oradaki kışlayı yaptırmış. Kışlanın adı, daha sonra semti temsil etmiş.

BEBEK: Bu semtin adı, Fatih Sultan'ın, buranın muhafazası için gönderdiği komutanın lakabı olan Bebek Çelebi'den geliyor.

CİHANGİR: Kanuni, pek sevdiği oğlu Cihangir için burada bir cami yaptırmış. Semt, adını bu camiden almış.

İHSANİYE: Selimiye Kışlası ile Karacaahmet arasındaki bu mahallenin bulunduğu yerde bir saray varmış. Padişah, yıkılmaya yüz tutan bu sarayın arsasını halka 'ihsan' ettiği için semtin adı İhsaniye kalmış.

SULARIN 'TAKSİM'İ: İstanbul sularının bir bölümünün taksimi buradan yapıldığı için zamanla bu semt, 'Taksim' adını almış.

 


Nasıl Ders Çalışılır?

1. Valla mı? Ciddi misin? Manyaklar gibi ders çalışmaya hazır mısın? Çok  iyi.

 

2. Bak manyakçım önce kitabını sana göre en verimli çalışabileceğim yere koy. Yok yok çöp kutusuna değil, masaya koy. Kitabını lambadan 22.5, duvardan 32, göz hizandan ise 78 cm. Uzağa koy.  Çünkü bu uzaklıktan istesen de okuyamazsın.

 

3. Defterini ise masanın üstüne koy. Dik otur. Sağ el başparmağını burnuna koyarak iki karış mesafe ölç. Şimdi çok seri bir şekilde parmaklarını aşağı, yukarı oynatarak derse “Naniik, naniik!” yap.

 

4. Ders çalışırken mutlaka kendine dinlenme süresi ayır. Çalışırken sallanan koltuğu

otur. Sallanırken her öne gelişte bir kelime okur, her arkaya gidişte ise dinlenirsin.

 

5. Matematik kitabının içinde tarih kitabını koy. Böylece bir dersi çalışırken başka bir dersi kaytardığını bilmek ruhunu huzura kavuşturacaktır.

 

6. Ders çalışırken iç huzurun çok önemlidir. Huzurlu değilsen ders çalışamazsın. Es kaza huzurluysan, radyoyu açıp haberleri dinle.

 

7. Radyodaki ders çalışmamana sebep olan politik, sosyolojik, ekolojik ve nörolojik unsurları üzerinden atmak için bir sonraki müzik programını mutlaka dinle.

 

8. Konsantrasyonunu sağlayacak son hareketi de yap. Gir kardeşini döv. Stresini at. Gel.

 

9. Haa, bi dakka. Önce mutfağa git. İnce uzun bir sürahiye patates cipsi,   bir tabağa da kola koy. Bu terslik araştırma süreni uzatacak ve kahretsin ki derse geç başlamana neden olacaktır.

 

10. Unutma ki, her baba söze “Ben sınıf birincisiydim” diye başlar. Ancak 30 kişilik bir sınıfta her öğrencinin babası birinci olamayacağından, olasılık hesabına göre babaların dürüstlük oranı 1/30’dur. Baban nasihat  çekerse “he de” gitsin.

 

11. Eğer okulda notları 10 üzerinden alıyorsan, aileni notların 5 üzerinden geçirildiğine inandır. Böylece aldığın bir 3 bile, ailenin gözünde 6 gibi işlem görecektir. Eğer okulda 5 üzerinde not alıyorsan ve aileni notların  2.5 üzerinden inandırabiliyorsan, yuh o aileye, senin zaten sorunun yok.  Eğer kredili sistemde okuyorsan, Lise 1’de aldığın kredileri dönem sonunda dolara endeksli sigortala. Böylece kredi faizinle diğer dönemlerde hiç ders almadan diplomayı cebe indirebilirsin.

 

12.Çok zorlandım. Üfff. Saat de çok geç olmuş. Sen en iyisi “Bir dahaki sınava çalışırım” diye kendini kandır ve yatağına saldır.

 

13.Hala uyuyamayıp, ders çalışmak niyetinde isen senin için bir şey yapamayız. Doktor tavsiyesi ile kendi haline bırakılacaksın. Vah vah!

  

Öğrencileri koruma derneği adına sana acil şifalar dileriz. Yazık yahu, vahh vah. Allah. Allah!

 

Neler var şu dünyada.

 

Akıl var, mantık var. Israr ediyo ya, çalışıcam diyo ya. Biz daha ne yapalım. Vah vahh. Yok aklımız almıyo ya. Anlatsam, inanmazlar. Hala çalışıcam diyo ya. Atın şunu ya, hepimize kötü örnek oluyo. Vah vah!


Gelin - Kaynana:

 

        Uzun yıllar önce Çin’de Li-Li adlı bir kız evlenir ve aynı evde kocası ve  kaynanası ile birlikte yaşamaya başlar. Lakin kısa bir süre sonra kayınvalidesi ile geçinmenin çok zor olduğunu anlar. İkisinin de kişiliği tamamen farklıdır. Bu da onların sık sık kavga edip, tartışmalarına yol açar.

       Bu, Çin geleneklerine göre hoş bir davranış değildir ve çevrenin oldukça tepkisini alır. Bir kaç ay sonra bitmez tükenmez gelin kaynana kavgalarından ev, onun ve annesi ile karisi arasında kalan eşi için de cehennem haline gelmiştir. Artık bir şeyler yapmak gerektiğine inanan genç kız doğru babasının eski bir arkadaşı olan baharatçıya koşar ve derdini anlatır.
Yaşlı adam ona bitkilerden yaptığı bir ekstre hazırlar ve bunu 3 ay boyunca her gün azar azar kaynanası için yaptığı yemeklerin içine koymasını söyler. Zehir az az verilecek , böylece onu gelininin öldürdüğü belli olmayacaktır. Yaşlı adam genç kıza kimsenin ve eşinin şüphelenmemesi için kaynanasına çok iyi davranmasını ona en güzel yemekleri yapmasını söyler.

       Sevinç içinde eve donen Li-Li yaşlı adamın dediklerini aynen uygular. Her gün en güzel yemekleri yapıyor. Kaynanasının tabağına azar azar zehri damlatıyordu. Kimseler şüphelenmesin diye de ona çok iyi davranıyordu. Bir süre sonra kayın validesi de çok değişmişti ve ona kendi kızı gibi davranıyordu. Evde artık barış rüzgarları esiyordu. Genç kız kendisini ağır bir yük altında hissetti.

      Yaptıklarından pişman bir vaziyette baharatçı dükkanının yolunu tuttu ve yaşlı adama şu ana kadar kaynanasına verdiği zehirleri onun kanından temizleyecek bir iksir için yalvardı. Yaşlı kadının ölmesini artık istemiyordu. Yaşlı adam yaşlı gözlerle karşısında konuşup duran Li-Li ye baktı ve kahkahalarla gülmeye başladı;

       "Sevgili Li-Li , sana verdiklerim sadece vitaminlerdi. Olsa olsa kayın valideni sadece daha da güçlendirdin hepsi bundan ibaret. Gerçek zehir ise senin beyninde olandı. Sen ona iyi davrandıkça o da dağıldı ve yerini sevgiye bıraktı. Böylece siz gerçek bir ana kız oldunuz." dedi.
   

Kıssadan Hisse:

 

Eski bir Çin atasözü şöyle der ;

 

Gül veren elde gül kokusu kalır.

 

Sevilen insan, sevgisini insanlara veren insandır.


Washington'daki büyük başkan'a..


       
Washingyon'daki büyük başkan bize topraklarımızı satın almak istediğini bildiren bir haber yolluyor. Büyük başkan bize aynı zamanda dostluk, iyi niyet dolu sözler de gönderiyor. Bu dostça bir davranıştır, zira biz onun bu dostluğa ihtiyacı olmadığını pek iyi biliriz. Biz onun istediğini düşüneceğiz, zira eğer biz satmaya razı olmazsak, belki o zaman da beyaz adam tüfeğiyle gelecek ve bizim topraklarımızı zorla alacaktır. Gökyüzü nasıl satılır, ya da satın alınır, ya toprakların sıcaklığı? Bunu tasarlamak bize yabancıdır. İnsan havanın tazeliğine, suyun şarıltısına sahip olamazsa onu nasıl satabilir? Benim sözlerim yıldızlara benzer ki onlar hiç bir zaman sönmez. Bu dünyanın her bir parçası ulusum için kutsaldır, pırıldayan her çam yaprağı, her kumsallık kıyı, karanlık ormanlardaki her sis, her geçit, vızıldayan her böcek ulusumun düşünce ve yaşantılarında kutsaldır. 

 

         Ağaçların içinde yükselen özsuyu kızılderili adamın hatıralarını taşır. Bizim davranışlarımız sizinkilerden farklıdır. Derelerin ve ırmakların içinden geçerken pırıldayan sular yalnız su değildir; onlar bizim atalarımızın kanlarıdır. Biz size bu toprakları sattığımız zaman, bilesiniz ki, onlar kutsaldır ve sizin çocuklarınız da onların kutsal olduklarını ve göllerin berrak sularında oynaşan her yansının benim ulusumun yaşantılarına ait masalları ve öyküleri anlatmakta olduklarını öğrenmelidirler. Suların çıkardığı sesler benim atalarımın sesleridir. Irmaklar bizim kardeşlerimizdir, onlar bizim susuzluğumuzu giderirler, bizim kayıklarımızı taşır ve çocuklarımızı beslerler. Topraklarımızı sattığımız zaman, bunu hatırınızda tutmalısınız ve çocuklarınıza öğretmelisiniz.

 

        Beyazların şehirlerinde sessizlik denen bir şey yoktur. Orada ilkbaharda oluşan yaprakların seslerini, uçuşan böceklerin vızıltılarını işitecek bir yer de bulamazsınız.  Fakat bütün bunlar benim bir vahşi olmamdan ve bunları anlayamamamdandır. Gürültü, patırtı bizim kulaklarımızı adeta tahkir eder. Kuşların ötüşünü ya da geceleyin su başında kurbağaların bağırışlarını işitmedikten sonra dünyada ne vardır. Ben Kızılderili bir adamım ve bunu anlayamıyorum.

 

         Bir Kızılderili gölün üstünden gelen rüzgarın mülayim gürültüsünü sever, Öğleyin yağan yağmurun temizlediği, taze çam yapraklarının ağırlaştırdığı rüzgar kokusundan hoşlanır. Kızıl adam için hava kıymetlidir, Çünkü her şey aynı solunumdan pay alır.  Hayvan, ağaç ve insan, hepsinin teneffüs ettiği hava aynıdır. Beyaz adam teneffüs ettiği havanın farkında değilmiş gibi görünüyor. Sizler çocuklarınıza ayaklarının altındaki toprakların bizim büyükbabalarımızın külleri olduklarını öğretmelisiniz. Toprağa kıymet vermeleri için onlara, toprağın bizim atalarımızın ruhlarıyla dolu olduğunu anlatınız. Çocuklarınıza, bizim öğrettiğimiz şeyleri öğretiniz. Toprak bizim annemizdir. Toprağın başına gelenler onun çocuklarının da başına gelir.

 

        İnsanlar toprağa tükürürlerse, kendi kendilerinin yüzüne tükürmüş olurlar. Zira biz biliyoruz ki, toprak insana değil, insan toprağa aittir. Her şey, bir aileyi birbiriyle birleştiren kan gibi birbirine bağlıdır. Her şey birbirine bağlıdır. Toprağın başına gelen oğullarının da başına gelir. İnsan hayatın dokusunu yaratmamıştır, onun içinde yalnız bir liftir, siz dokuya ne yaparsanız, bunu kendinize yapıyorsunuz demektir. Fakat benim ulusum soruyor, beyaz adam neyi satın almak istiyor? Havanın tazeliğine ve suyun pırıltısına sahip değilsek, onları size nasıl satabiliriz? Sonuncusu öldükten sonra bize onları yeniden geriye satın alabilir misiniz? 

 

         İnsanlarda denizdeki dalgalar gibi gelip geçerler. Onlara yol gösteren ve onlarla dostun dostla konuştuğu gibi konuşan bir Tanrıya sahip olan beyaz adam bile, herkes için belirlenmiş olan alınyazısından kaçamayacaktır. Belki biz hep kardeşleriz. Yalnız biz, beyaz adamın da bir gün keşfedeceği bir şeyi şimdiden biliyoruz. Bizim Tanrımız da aynı Tanrıdır. Sizler belki bizim topraklarımıza sahip olduğunuzu düşündüğünüz gibi O'na da sahip olacağınızı düşünüyorsunuz, fakat buna muktedir olamayacaksınız. O insanların Tanrısıdır, Kızılderililerin de, beyazların da…. Bu topraklar onun için kıymetlidir. Onları yaralamak, onların yaratıcısını hor görmek demektir. 


         Son Kızılderili bu dünyadan gittiği ve onun hatırası yalnız bir bulutun sonsuz çayırların üzerindeki gölgesi olarak kaldığı zaman, babalarımın ruhu bu kıyılarda ve ormanlarda yaşamaya devam edecektir. Çünkü onlar bu toprakları seviyorlardı, Yeni doğan bir çocuğun annesinin kalbinin atışını sevdiği gibi. Size bu toprakları sattığımız zaman, siz de onları bizim sevdiğimiz gibi seviniz, onlarla bizim ilgilendiğimiz gibi ilgileniniz. Onları bugün bulduğunuz gibi hatırlayınız. Ve bütün kuvvetinizle, ruhunuzla ve kalbinizle onları çocuklarınız için koruyunuz ve Tanrının hepimizi sevdiği gibi, siz de onları seviniz. 

 

         Çünkü biz bir şey biliyoruz: Tanrımız aynı Tanrıdır. Bu dünya mübarektir. Beyaz adam bile ortak kaderimizden kaçamaz. Belki biz hepimiz kardeşiz. Zaman bunu gösterecektir.

 

(Duwarmish kızılderililerinin reisi REİS SEATTLE)


SEVGİ

Birkaç yıl önce, Seattle Özel Olimpiyatları'nda, zihinsel özürlü olan 9 yarışmacı 100 metre koşusu için başlama çizgisinde toplandılar. Başlama işareti ile birlikte hepsi birden yarışa başladılar.

Bir hamlede başlamadılar belki ama, yarışı bitirmek ve kazanmak için istekliydiler. Yarış başlar başlamaz içlerinden genç bir delikanlı tökezleyip yere düştü ve
ağlamaya başladı. Diğer 8 yarışmacı genç delikanlının hıçkırıklarını duydular ve yavaşlayarak geriye baktılar. Sonra hepsi yönlerini değiştirdiler. Geriye dönerek genç delikanlının yanına geldiler. İçlerinden Down Sendromlu bir genç arkadaşının yanağına bir öpücük kondurdu ve 'Bu onun daha iyi olmasını sağlar' dedi. Sonra dokuzu birden kol kola girdiler ve bitiş çizgisine doğru hep birlikte yürüdüler. Stadyumdaki herkes ayağa kalkıp dakikalarca bu yürekli insanları alkışladılar. O gün orada bulunan herkes hâlâ bu öyküyü anlatıyor. Neden dersiniz? Çünkü öğrendikleri bir şey vardı ki; Hayatta önemli olan şey sadece kendimiz için kazanmaktan ziyade, yavaşlamak anlamına gelse de kendimizle birlikte diğerlerinin kazanmasına yardım etmektir. Bir tebessümle dahi olsa, arkadaşını sevindirmeyi ihmal etme.

Düşünmeden önce iyi düşünün!

Gandhi diyor ki:

Düşüncelerinize dikkat edin, Davranışınız olurlar...

Davranışlarınıza dikkat edin, Alışkanlıklarınız olurlar...

Alışkanlıklarınıza dikkat edin, Karakteriniz olurlar...

Karakterinize dikkat edin, Kaderiniz olurlar!


OYALANMA

          Çok hayal kurardı Sacit Bey. Hani hafta içi işten güçten bunalanlar hafta sonunu iple çeker de çoluk çocuğuyla mangalı kapıp kırlara kaçar ya! Sacit Bey de işte öylesine hayallerine kaçardı. Çoğu kez iş yerinde arkadaşlarının “Sacit Bey, yine memleketi kurtarıyor.” diye takılmalarına aldırmadan ya da yeşil yandığında arkadaki arabaların kornalarını bile duymayacak kadar derin hayaller kurardı.

         Yine o çok sıkıcı geveze komşusu gelmişti. Sacit Bey “Ya!.. Öyle mi?.. Evet… Haklısınız…” kelimelerini otomatiğe almış, periodik olarak tekrarlarken aslında nerelerdeydi bir bilseniz… Serin bir yayla evinin balkonunda ikindi güneşini karşısına almış sofada uzanıyorken, kaynayan semaverin tıkırtısını dinliyordu. Tıkırtı bittiğinde kapıda komşusuna el sallarken buldu kendini.

           Ertesi gün bitmek bilmeyen bunaltıcı iş toplantılarından birinde ise patronunu dinler ve başıyla onaylar gibi gözükse de dün geceki belgeselin etkisiyle dünyanın bilmem neresinde geziyordu. Gizemli ormanlarda, efsunî çöllerde, harikulade koy ve körfezlerde; kimi zaman bir masal canavarını, kimi zaman bir hazineyi, kimi zaman Leylâ’sını kovalıyordu. Bereket versin ki  bu toplantıdan da -bir iki ufak pot kırsa da- kurtulabildi.

          Akşam olunca yemek masasında karısının akraba ve komşularıyla ilgili bin bir havadisi arasında yeniden hayal ülkesine gidiverdi. Kafasında, ertesi gün şirket işleri için gideceği Almanya rüyaları dolaşıyordu.

              Nihayet o görmeyi çok arzuladığı Almanya’ya ulaştı. Şirketin işlerini ummadığı kadar kolay ve başarılı bir şekilde halledip de sokaklarda gezintiye çıkınca keyfi büsbütün arttı. Tertemiz sokaklar, legoları andıran muntazam caddeler, sokaklar, binalar… Devasa katedraller… Elleri cebinde doyasıya gezindi Sacit Bey. En sonunda iyice yoruldu ve son işten aldığı çeklerin bedelini şirket hesaplarına aktarmak için bankaya uğradı. Sırasını beklerken kahvesini içiyor, bir yandan da gezi dergilerini karıştırıyordu.  “Ne memleket! ,, dedi kahvesi yenilenirken. Kar maskeli dört beş kişi bağıra çağıra içeri girip herkesi yere yatırıncaya kadar her şey yolundaydı.

       Bankadaki diğer müşteriler ve çalışanlarla birlikte bir köşeye ite kaka götürülüp oturtuldu.“Bu günü mü buldunuz soygun yapacak?,, diye içten içe hayıflandı. En çok da yüzüne doğru tutulan silahlar onu tedirgin ediyordu. Buz gibi oldu. Başı dönmeye başladı. Kendini dipsiz bir kuyuya düşüyormuş gibi hissetti. Kurtulmalıydı ama nasıl. Galiba bayılmak üzereydi. Kaçmalıydı ama nereye? “Şimdi evde olsaydım.” diye düşündü. “ Keşke hayaller beni kaçırabilseydi buradan…,, Zorladı kendini. Çok zorladı. Evde olmayı çok istediğine hayret ederek gözlerini sıkı sıkı yumdu. Hep böyle kaçardı sorunlardan.

         Yumuşak bir dokunuşla uyandı gözü açık uyuduğu uykudan. Karısının soyup dilimlediği portakaldan aldı şaşkın şaşkın bakarak. Bir dilim ısırdı. Daha bir dikkatle baktı evine. Yuvasına… Eşine… Kumandaya dokunup kanalı değiştirdi. “Çoğu kişinin hayal ettiği şeyler benim gerçeklerim halbuki!,, diye düşündü. Yerde arabasıyla oynayan oğluyla göz göze geldi. Sonra kucağına alıp öptü çocuğu. Gülümsedi yüzüne ve fark edemediği huzurlu hayatına… “Hepsi bir hayaldi; ama beni kendi gerçeklerime götüren bir hayal…”

      Aslında her şey bir hayaldi değil mi Sacit Bey?

       Aslında sen de bir hayalsin değil mi?

       Hayatın bir oyun olduğu gibi…

       Yapılanların, yazılanların sadece bir oyalanma olduğu gibi…


Yazarların Gariplikleri



Dickens romanlarını büyük, görkemli çalışma odasında kaleme alırmış. Düzgün bir el yazısı ile mavi renkli kağıtlar üzerine, kağıdın rengine yakın tonda mürekkeple yazarmış...


Edgar Wallce ise, çalışmaya başlamadan önce bir işçi tulumunu giyer, sonra da kendini hava akımından korumak için çevresini cam paravanlarla çevirttiği büyük bir masanın başına geçermiş. Bir yandan durmadan şekerli çay içer, öte yandan da bir "dictaphon"a konuşurmuş. Böylelikle dakikada 60 sözcük yazabilirmiş. Ünlü dedektif romanları yazarı, genellikle gündüzleri uyur, geceleri çalışırmış.


Mark Twain da yatakta yazanlardan... Yatağa uzanıyor, kağıtları dizinin üstüne yerleştirip başlıyor kalem oynatmaya... Yazdıklarını yatağın üstüne ya da yere atıyor. Yanındaki komodinden piposunu doldurup boşaltırken yararlanıyor. "Bana güzel bir yatak verin, size ölmez başyapıtlar vereyim." sözü onunmuş.


Walter Scott, erkencilerden. Sabahleyin çok erken kalkar, kahvaltı yapmadan yazı masasına otururmuş. "Ivanhoe" adlı ünlü romanını ise hemen hemen çalışmasına hiç ara vermeden, gece gündüz bir çırpıda yazıp bitirmiş.


James Joyce'un yatağında, yüz aşağı yatarken yazdığı söylenir. Eski tip siyah mürekkepli kalemle ilk müsvattelerini çiziktiren Joyce, daha sonra kırmızı kalemle düzeltmeler yaparmış.


Alexandre Dumas, en yeni, en süslü giysilerini kuşanıp yakasına da bir çiçek yerleştirdikten sonra otururmuş yazı masasının başına. O da hiç ara vermeden çalışırmış. Hatta, söylentiye göre, romanını bitirmeden evden çıkmamak için ayakkabılarını ve çalışma odasının anahtarını hizmetçisine verirmiş.


Balzac, başucunda yanan bir mum olmadan hiçbir şey yazamazmış. Kahve tiryakiliğiyle de tanınan Balzac'ın bir başka özelliği ise, çoğu zaman yazı yazarken başına bir yün atkı sarıp ayaklarını da suya sokması... Öyle ki, onun bu adetini abartıp roman yazarken keşiş cübbesi giydiğini bile söyleyenler var!


Balzac'ın bir alışkanlığı da, her gün mutlaka belirli miktarda yazı yazması... Sözgelimi günde 50 sayfa yazmaya karar verdiyse, dişini sıkıp 50 sayfayı dolduruyor. Belirli bir yerde, diyelim 30. sayfada takıldıysa, formunu kaybetmemek için kopya ederek dolduruyor....


Wordsworth, hiçbir yapıtını evinde, çalışma odasında yazmamış. Bu ünlü İngiliz şairin hizmetçisi gelen ziyaretçinin bir şey sormasına fırsat bırakmadan şöyle dermiş: " Burası efendimin kitaplığıdır. Kendisi şimdi çalışma yerinde; kırlarda bayırlarda dolaşıyor.
 


Bernard Shaw, evinin bahçesine bir kulube yaptırtmış ve tüm yazılarını burada kaleme almış.Shaw, kendine göre geliştirdiği bir steno yazısı kullanırmış. Daha sonra daktilo ile yazmaya başlamış. Ancak, silik şeritlerden nefret edermiş. Şerit silikleşince, makineyi kaptığı gibi tamirciye götürür, şeridini değiştirtirmiş


Schiller'in yazı masası üzerinde ekşi ya da çürük elma bulundurmaktan hoşlandığı söylenir. Yazar elmayı sık sık koklarmış. Bu koku ona yağmurdan sonra ormanda, otlar, yapraklar arasındaymış izlenimi verirmiş. Böylece bir düş evrenine girermiş.Bazen banyoda su içinde yazdığı olurmuş.


H.G.Wells'in yapıtlarını en okunaksız el yazısı ile yazdığı söylenir.Özel sekreteri olmasaymış, Wells'in romanları kolay kolay basılma olanağı bulamayacakmış. Ayrıca, gençliğinde ayaklarını suya sokmadan yazamazmış.


Henry James ayakta yazanlardanmış. Çalışma odasının çeşitli yerlerine yüksek sehpalar yerleştirir; bunların üzerine kağıtlarını dağıtırmış. Ve düşüne düşüne dolaşır, aklına gelen cümleyi en yakınında ki kağıda yazarmış. Böyle dolaşa dolaşa çeşitli kağıtlara yazdığı cümleleri sonradan birbirine monte edermiş.
 



Charles Dickens, çok güç uyuyan birisiydi. Uyuyabilmek için yatağının başını kuzeye çevirir, sonra da tam ortasına yatardı. Tam ortada olduğunu anlayabilmek için iki kolunu uzatarak ölçü alırdı.
 


Alexandre Dumas, doktorunun tavsiyesi üzerine uykusuzluğu yenebilmek için her sabah yedide Arc de Triomphe önünde bir elma yerdi.


Richard Wagner, Porsifol Operası üstünde çalışırken (1882) banyodan çıkmadı. Suyun sürekli olarak sıcak tutulmasını ve içine egzotik kokular katılmasını istedi.


Edmond Rostand da Cyrano de Bergerac'ı banyoda yazmıştı. Çalışırken kimsenin kendisini tedirgin etmesini istemezdi; arkadaşlarını kapıdan çevirmeye yüzü tutmazdı. Bu yüzden, çareyi banyosuna sığınmakta bulmuştu.


Dante, belirli bir şeye ilgisini yöneltme yönünden, benzerine az rastlanır bir insandı. Birgün bir sokakta oturup üç saat süreyle elindeki kitabı okudu; kitap bitince oradan uzaklaştı. O sokakta o sırada bir şenlik yapıldığını söyledikleri zaman buna inanmak istemedi.


De Quincey, okumak üzere aldığı kitapları geri vermezdi. Üstelik bunların canına okurdu. Elindeki kitap ne denli ender, ne denli değerli olursa olsun, işine yarayacak bölümleri kopya etmek zahmetine katlanmaz, beğendiği sayfaları koparıp alırdı.


Ondokuzuncu yüzyıl başlarında yaşamış ingiliz şair Percy Byuhe Shelley bir okuma tutkunuydu. Günde onaltı saat okuduğu olurdu. Hem de oturarak veya yatarak değil; ayakta durarak okumayı severdi.