|
Kilitlemek kolay mı? Türbelerin kapatılmasından sonra, her yerde olduğu gibi, Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin de türbe kapısına kilit vurulmuş. Fakat, sabahleyin erkenden yoldan geçenler kilidi açılmış, kapıyı ardına dayalı görürlermiş. İlgililerden biri: "Bu kapıyı elbet bir açan var" diye iki polisi görevlendirmiş: "Bekleyin sabaha kadar, gözetleyin, kim açıyorsa yakalayın" diye emir vermiş. Polisler, gün ışıyıp sabah ezanları okununcaya kadar bekleyip sohbet etmişler. Ortalık boz-bulanık bir hal aldığında, çıt! demiş, kapıdaki kilit açılmış, kapı ardına dayanmış ve az sonra türbeden o mübarek ve güzel yüzüyle Bayram Veli Hazretleri görünmüş; şöyle bir etrafına bakınıp, havayı kokladıktan sonra başlamış usul usul yürümeye... Polisler şaşkına dönmüşler. Birinin dili tutulmuş, öbürü, durmadan arkadaşını tokatlarmış. Bir daha kim bekler? İşte o olmuş, bu olmuş, artık ne kapı açılmış, ne kilit, Hacı Bayram, bir zaman ortalıkta görünmemiş. Günün birinde, devlet büyüklerinden bir kişi "Bu meydanın adını değiştirelim, artık caddelerimizin başından hacı külahını çıkaralım, buranın adı Ogüst meydanı olsun" diye öneride bulunmuş. Hacı Bayram sevdalılarından bir zatın da bu öneri pek fenasına gitmiş. O gece hiç uyumamış, sabahleyin de erkenden türbe kapısına gidip orada niyaza başlamış. Bir de ne görsün? Hacı Bayram Veli karşısında gülümser, memnun: "Ne üzülüyorsun be oğlum? Her kemâlin bir zevali olduğu gibi, her zevalin de bir kemâli vardır. Allah âdildir, bağışlar ve affeder, sen işine bak!" demez mi? Gerçekten, ardından az bir zaman geçmiş geçmemiş, sokakların başından hacı külahını çıkarmak isteyen o kişi yürekler acısı bir ölümle ölmüş, çoluğu çocuğu darmadağın olmuşlar. Eh! Erenlerin sağı solu olmaz, onlarla şakaya gelmez! Hani ne güzel söylemişler:
Değme sakın fukara fırkasının hırkasına,
Hani Yunus Emre ne güzel demiş:
Bir sinek bir kartalı, kaldırıp vurdu yere,
Hayvan Sevgisi Yoksul bir oduncu, ıssız bir ormanın kıyısındaki küçük bir kulübede karısı ve üç kızıyla birlikte oturuyormuş. Bir sabah yine işine giderken karısına demiş ki: -Bugün öğle yemeğimi büyük kızla ormana gönder. Çünkü öğleye kadar işimi bitiremeyeceğim. Kız yolunu şaşırmasın diye yanıma bir torba darı alıp yollara serpeceğim. Güneş ormanın tepesine kadar yükselince, kız bir tas çorbayla yola çıkmış. Fakat ormanlarda, kırlarda uçuşan serçeler, çayır kuşları, ispinozlar, kara tavuklar, kanaryalar darı tanelerini çoktan toplayıp yemişlermiş. Bu yüzden kız yolu bulamamış. Gün batıncaya, gece oluncaya kadar sağ ve esen dolaşıp durmuş. Gecenin karanlıkları içinde ağaçlar uğulduyor, baykuşlar ötüyormuş. Kızın içine bir korku girmeye başlamış. O sırada uzakta, ağaçların arasında parıldayan bir ışık görmüş: -Orada insanlar olsa gerek. Bunlar beni gece yanlarında misafir ederler diye düşünmüş; ışığa doğru ilerlemiş. Çok geçmeden bir evin önüne varmış. Pencerelerinde ışık görünüyormuş. Kız kapıyı çalmış. İçeriden boğuk bir ses: -Gel! Diye bağırmış. Kız evin karanlık taşlığına girmiş. Odanın kapısını vurmuş. Aynı ses: -Girsene içeri demiş. Kız kapıyı açtığı zaman saçı sakalı bembeyaz bir adamın masanın başında oturduğunu görmüş. Adam yüzünü iki eliyle kapamışmış. Ak sakalı masanın üzerinden yere kadar uzanıyormuş. Sobanın yanında üç hayvan uzanmış, yatıyormuş: küçük bir horoz, mini bir tavuk, alaca tüylü bir inek.. Kız başından geçenleri yaşlı adama anlatmış. Geceyi geçirmek için ondan bir yer istemiş. Adam hayvanlara seslenmiş: -Güzel tavuk, güzel horoz, alacalı güzel inek! Ne dersiniz buna siz? Hayvanlar hep bir ağızdan: -Bizce uygun! Demişler -Yaşlı adam kıza dönerek: -Burada her şeyden bol bol var! Haydi ocağa git, bize akşam yemeği pişir! Demiş. Kız mutfakta ne aradıysa bulmuş. Güzel bir yemek pişirmiş, ama hayvanları hiç düşünmemiş. Doldurduğu tabakları sofraya getirip koymuş. Ak saçlı adamın yanına oturmuş, karnını tıka basa doyurduktan sonra: -O kadar yorgunum ki demiş, uzanıp uyuyacağım yatak nerde? Hayvanlar seslenmişler: -Onunla yedin içtin bizleri düşünmedin. Geceyi nerede geçirirsen geçir! Bunun üzerine yaşlı adam: -Haydi merdivenden yukarı çık. Orada iki yataklı bir oda göreceksin. O yatakları düzelt, beyaz keten çarşaflarını yay. Biraz sonra ben de gelip yatarım! demiş. Kız yukarı çıkmış. Yatakları düzeltip çarşaflarını yaydıktan sonra, yaşlı adamı beklemeden, bunlardan birinin içine girip uzanmış. Bir süre sonra ak saçlı adam gelmiş. Elindeki ışığı kızın yüzüne tutmuş. Başını sallamış. Kızın derin uykuda olduğunu görünce döşemedeki kapağı açmış. Kızı, odanın altındaki mahzene indirmiş. Akşam üstü ortalık kararırken oduncu evine dönmüş. Kendisini bütün gün aç bıraktığı için karısına çıkışmaya başlamış. Kadın: -Benim suçum yok! Demiş. Kız yemeği alarak çıkıp gitmişti... Herhalde yolunu şaşırmış olacak..Sabahleyin dönüp gelir. Oduncu güneş doğmadan kalkmış. Yine ormana gidecekmiş. Bugün de öğle yemeğini ortanca kızın getirmesini tembih etmiş: -Yanıma bir torba mercimek alıyorum. Taneleri darınınkinden iridir. Kız bunları daha iyi görür, yolunu şaşırmaz! Demiş. Öğle üzeri kız yemeği alıp yola çıkmış. Fakat mercimekler ortada yokmuş. Ormandaki kuşlar bunları da, dünkü gibi, yiyip bitirmişlermiş. Kızcağız bütün gün ormanda dolaşıp durmuş. Akşam olunca o da yaşlı adamın evine varmış. İçeri alınmış. Yiyecek bir şeyle, yatacak bir yer istemiş. Ak saçlı adam yine hayvanlara sormuş. -Güzel tavuk, güzel horoz, alacalı güzel inek! Ne dersiniz buna siz? Hayvanlar aynı yanıtı vermişler -Bizce uygun: demişler Bundan sonra her şey bir gün önceki gibi olmuş: Kız güzel yemekler pişirmiş. Yaşlı adamla birlikte yemiş, içmiş; fakat hayvanları düşünmemiş. Yatacağı yeri sorunca hayvanlar: -Onunla yedin içtin..Bizleri düşünmedin.. Geceyi nerde geçirirsen geçir! Kız uykuya dalınca yaşlı adam gelmiş. Kafasını sallayarak kızı seyretmiş. Onu da mahzene indirmiş. Üçüncü gün sabah oduncu karısına demiş ki: -Bugün bana yemeği küçük kızla gönder! Bu çocuk her zaman usludur, söz dinler. Herhalde dosdoğru yoluna gidecek, öbür haylaz kardeşleri gibi ormanda dolaşıp durmayacak! Fakat annesi bu kızını da göndermek istemiyormuş. "En sevgili yavrumu da mı yitireyim?" demiş. Adam. -Merak etme; demiş, kız yolunu şaşırmaz! Bu kez bezelye götüreceğim. Yollara serpeceğim. Bunlar mercimekten daha iridirler. Ona yolu gösterirler. Fakat kız kolunda bir sepetle yola çıktığı zaman kuşlar bezelyeleri yiyip bitirmişlermiş. Kızcağız nereye gideceğini şaşırmış. Üzüntü içindeymiş. Babasının acıkacağını, yiyecek bir şey bulamayacağını, gecikirse anneciğinin merak edeceğini düşünüyormuş. Sonunda ortalık kararınca uzaktaki ışığı görmüş. Ormandaki evin yanına varmış. Geceyi orada geçirmesini güler yüzle rica etmiş. Ak sakallı adam yine hayvanlara sormuş: -Güzel tavuk; güzel horoz, alacalı güzel inek! Ne dersiniz buna siz. Onlar bir ağızdan: -Bizce uygun demişler! Bunun üzerine kız, önünde hayvanların yattığı sobaya doğru gitmiş. Tavukla horozun parlak tüylerini okşamış. Alaca ineğin alnını hafif hafif kaşımış. Yaşlı adamın isteği üzerine güzel bir çorba pişirmiş. Tasa koymuş. Sofraya getirmiş. Sonra: -Ben karnımı doyururken bu hayvancıklara hiçbir şey yok mu? Dışarıda her şeyden bol bol var. Önce onlara yiyecek getireyim demiş. Dışarı çıkmış; arpa getirerek tavukla horozun önüne serpmiş. İneğe de bir kucak dolusu güzel kokulu saman vermiş: -Afiyetle yiyin sevgili hayvanlar! Susadığınız zaman içersiniz diye size serin su da getireyim! Demiş. Bir kova su getirmiş. Tavukla horoz hemen kovanın kıyısına sıçramışlar, gagalarını suya daldırmışlar; sonra kafalarını havaya kaldırmışlar. Böylece su içmeye başlamışlar. Alaca inek de bu sudan kana kana içmiş. Hayvanlar yemlerini yiyince kız, yaşlı adamın yanına giderek sofraya oturmuş. Ondan artan yemekleri yemiş. Çok geçmeden tavukla horoz başlarını kanatları arasına sokmaya başlamışlar. Alaca inek de gözlerini kapamış. Bunun üzerine kız: -Artık ben de dinlenmeliyim demiş. Kız merdivenlerden çıkmış, yatağı düzeltmiş, tertemiz örtüler örtmüş. İşi bitince yaşlı adam gelmiş, yataklardan birine yatmış. Ak sakalı ayaklarına kadar uzanıyormuş. Kız ikinci yatağa girmiş, duasını etmiş, uykuya dalmış. Küçük kız gece yarısına kadar rahat bir uyku uyumuş. Fakat ondan sonra evin içinde bir karışıklık olmuş. Evin köşe bucağından gıcırtılar, çıtırtılar duyuluyormuş. Kapılar kendiliğinden açılıyor, duvarlar yumruklanıyormuş. Tavanın kirişleri yerlerinden fırlayacaklarmış gibi büyük bir gürültü olmuş. Az sonra daha güçlü bir çatırtı duyulmuş. Bu kez de evin damı çöker gibi olmuş. Sonunda her yanı yine sessizlik kaplamış. Keza hiçbir şey olmamış. Yattığı yerden kımıldanmamış, yine uykuya dalmış. Sabahleyin ortalık aydınlandıktan sonra uyandığı zaman bir de ne görsün? Kendisi büyük bir salonun ortasında yatıyormuş. Kız sanki bir saraydaymış. Duvarlarda yeşil ipekten fon üzerinde altından çiçekler fışkırıyormuş. Yatak fil dişindenmiş. Üstündeki yorgan kırmızı kadifedenmiş. Yanındaki bir sandalyenin üzerinde incilerle işlenmiş bir çift terlik duruyormuş. Kız bunları düşte gördüğünü sanmış. Fakat içeriye çok şık giyinmiş üç uşak girmiş. Ne gibi buyrukları olduğunu sormuşlar. Kız: -Gidin demiş, şimdi yataktan kalkacağım, yaşlı adama çorba pişireceğim. Güzel tavukla güzel horoza, alacalı güzel ineğe de yem vereceğim. Kız yaşlı adamın kalktığını sanıyormuş. Onun yatağına bakmış. Fakat yatakta yaşlı adamın yerine yabancı bir erkek yatıyormuş. Dikkatle bakınca bu adamın hem genç, hem de güzel olduğunu görmüş. Adam uyanmış. Yatakta doğrulmuş. -Ben bir prensim demiş, kötü bir cadı beni ak saçlı, ak sakallı bir yaşlı kılığına sokarak ormanda yaşamaya zorlamıştı. Bir tavuk, bir horoz ve alacalı bir inek kılığında üç uşaktan başka hiç kimse benim yanıma gelemiyordu. Eski durumuma dönmem için yalnızca insanlara değil; hayvanlara da iyilik etmeyi seven, temiz yürekli bir kızın yanıma gelmesi gerekti. İşte bu kız sen oldun. Cadının yaptığı tılsım, bu gece yarısı senin yardımınla bozuldu. Eski orman kulübesi yeniden sarayıma dönüştü. Yataktan kalkınca prens üç uşağını kızın ana-babasına yollamış. Onları düğüne çağırmış. Bu sırada kız: -Ama benim öbür kız kardeşlerim nerede? Diye sormuş. Oğlan yanıt vermiş: -Onları mahzene kilitledim. Sabahleyin ormana götürülecekler. Kötü huylarını düzeltinceye, zavallı hayvanları aç bırakmayıncaya kadar bir kömürcüye hizmetçilik edecekler! P O T A N S İ Y E L İ N İ Z İ K E Ş F E D İ N
Hayatta başarılı olmanın ölçüsü nedir? Önümüze kendimizin koyduğu hedefler mi, yoksa başkalarının koyduğu hedefler mi? Kim bilir bu hedefleri yakalayıp ben başarılı bir insanım diyen birçok insan çevremizde dolaşmaktadır. Bu düşünceyle bir ömür tüketen nice insanlar vardır. Ama kabul etmek gerekir ki hiç hedefi olmayan kişilerin bulunduğu bir ortamda belirli bir hedefi olan ve bu hedef için çalışanlar el üstünde tutulmaya layıktır.
İnsanlar için, hedeflere ulaşmak başarılı olmak anlamına gelmektedir genelde. Oysa hedeflere ulaşmaktan daha önemli bir şey var ki o da insanın potansiyelini kullanabilmesidir. Bir günde 4 saat ders çalışma potansiyeline sahip bir öğrencinin 1-2 saat çalışması ve başka öğrencilerle kendisini kıyaslaması o öğrenci için başarısızlıkların başlangıcıdır. İnsanlar hedef belirlerken genelde potansiyellerine bakmadan hareket ederler. Çevrelerinde bulunan ve kendi benzerlerinin hedefleri kendileri içinde bir hedef olmaktadır. İstisna olarak belki bir adım daha fazlasına ulaşmak isteyenler de çıkabilir. Ama potansiyelinin altında iş yapanlar başarısız insanlardır. Her insan için başarı çıtası kendi potansiyelidir.
Kendi potansiyelini insanlar nasıl tespit edebilir acaba? Bu iş ne matematikteki 4 işlemle ne de fiziksel deneylerle tespit edilir. İlkokulda matematik dersinde zayıf not alan bir öğrenci çok güzel resim yapama kabiliyetine sahipse ona başarısız diyebilir miyiz? Einstein’ın matematik dersinden başarısız olduğu için liseden atıldığını hatırlatırsak; her şeyin örgün öğretimdeki başarıyla sınırlı olmadığını görmüş oluruz.
Sayısal derslerde başarılı olamayan bir öğrenciye ailesi ve arkadaş çevresi tarafından mutlaka mühendislik eğitimi alması ve üniversite sınavı için bu doğrultuda bir çalışama yapması tavsiye edilmemelidir. Çünkü öğrenci bu derslerde başarılı olamayıp ümitsizliğe kapıldığında onun için artık ders çalışmanın hiçbir cazip tarafı yoktur. Okul ve okumak artık nefret edilen kavramlardır. Oysa bu öğrenci tarih, felsefe gibi derslerde çok başarılı biri olabilir. Bu durumda onun bu kabiliyetini geliştirmek gerekir. Yasakçı ve ben bilirimci zihniyetle konuya yaklaşmak çözümü olmayan yeni sorunların ortaya çıkmasına sebep olur. Elbette öğrenciye mutlak özgürlük tanımak da doğru değildir. Yapılacak en iyi iş onu doğru yönlendirmek bu mümkün değilse bu yönlendirmeyi yapacak doğru insanlarla tanıştırmaktır. Aksi takdirde öğrencinin güçlü yanını zayıflatmış oluruz.
İnsanların zayıf yanlarını güçlendirmek daha komik ne olabilir ki? Tıpkı devekuşuna uçmayı öğretmek gibi. Devekuşu yaratılırken onun uçuculuğu ön plana çıkarılmamış hızlı koşabilme kabiliyeti verilmiştir. Ama biz bu durumu hep göz ardı ederiz ve çevremizdekilerin zayıf yönlerini güçlendirmeye çalışırız. Ne acıdır ki bu konuda başarısızlık %100’e yakındır. Zaten bu konuda bir çalışmaya girenler ilk önce muhatabının başarısız yönlerini görürler. Oysa o insanda kim bilir ne kabiliyetler vardır da bunu ortaya çıkaracak bir uzman beklemektedir. İşin acı tarafı toplum olarak böyle insanlara sahip değiliz veya onların kendilerini bize göstermelerine izin vermiyoruz.
Çocuğunun tıp okuyup doktor olmasını isteyen anne-babalar vardır. Özel dersler, iyi okullar, iyi dershaneler sayesinde bu hedeflerine ulaşabilirler. Ama karşılarında ortalama bir doktor görürler. Halbuki çocuklarının istediği bir enstrümanı çalmayı öğretecek bir öğretmen tutarak onun belki de dünya çapında bir müzisyen olmasını sağlayabilirler. Hiç olmazsa büyük bir hevesle bu işe girişen çocuk mutlaka hayatta zevk alacağı bir iş yapmış olacaktır. Çok para kazanamayabilir ama mutlu bir hayatı ve potansiyelini kullanarak toplum içinde bir konuma gelmenin huzurunu tatmaktadır.
Gerek yaş olarak gerekse de statü olarak önde olanlar birileri için hep hedef tespitinde bulunurlar. Bazen de insanlar kendi kendilerine hedef koyarlar: Liseyi bitirmek, ÖSS’yi kazanmak, bilgisayar mühendisi olmak, Microsoft’ta çalışmak, zengin olmak,... Liseyi bitirmeden ve ÖSS’yi kazanmadan bilgisayar mühendisi olunamaz mı? Niçin Microsoft da ona rakip olabilecek yeni bir şirket değil? Kim bilir belki de potansiyeli bilgisayarla amatörce uğraşacak kadardır.
Potansiyel tespiti için mutlaka geçmişe bakmak gerekir. Bir hafta, bir ay, bir yıl belki de on yıl. Bu süre içinde ne yapıldı? Ne yapılabilirdi? Potansiyel yeteri kadar kullanılabildi mi? Yapılan işlerin niceliği yapılabilirlerden fazla ise kişi başarılı olduğunu iddia edebilir. Eğer böyle değilse ortada bir başarısızlık var demektir ve hemen gerekli tedbirler alınmalıdır. Bu iki durumun dışında üçüncü bir durum söz konusu ise yani yapılanlarla yapılabilecek olanlar eşit değerde ise o zaman insan yerinde sayıyor demektir. Başka bir yaklaşımla geçmişi ile bugünü aynı olduğundan dolayı zarardadır.
ALİ TOPDAĞ EBE SOBE Küçük çocuk uyandığında evin diğer fertleri çoktan uyanmış, günün haklı telâşına kendilerini kaptırmışlardı. Eee, ablası evleniyordu bugün. En telâşlı da oydu şüphesiz. Şu kızları anlayamıyordu bir türlü. Gelinliğini defalarca giymiş; ama her defasında aynı heyecanı hissediyor, aynanın karşısından saatlerce ayrılamıyordu. Evdeki bu hareketlilik sıkmıştı küçük çocuğu. Ama az da olsa hâlinden memnundu. Onunla ilgilenmiyordu hiç kimse. En azından bugün içilmeyen süt, yapılmayan kahvaltı muhabbeti olmayacaktı.O kargaşadan faydalanarak sokağa attı kendini. Bahçedeki ağaçtan kopardığı elmadan küçük bir parça ısırdı ve en yakın arkadaşını çağırmak için bisikletine bindi. Bisikletinin frenleri de tutmuyordu,yenisini istemek için şu düğün telâşının aradan çıkması lâzımdı. Babası zaten yeteri kadar masraf yapmıştı bugünlerde. Bir de bunu söyleyemezdi. Arkadaşının evinin önüne geldiğinde bahçelerinin bakımsızlığı dikkatini çekti. Sanki uzun süredir ilgilenilmiyor gibiydi. Çiçeklerin boynu susuzluktan bükülmüş, birlikte yetiştirdikleri sarı-kırmızı güller solmuştu. Kapıyı çaldıktan sonra uzun bir süre bekledi. Ancak evde kimsecikler yoktu. İçinden arkadaşının nereye gideceği hakkında fikirler yürütmeye başlamışken bahçedeki kulübede köpeğin tasmasını öylesine atılmış bir vaziyette gördü. Bu da demek oluyordu ki; çok aceleyle ya da uzun bir zaman kalmak için gitmişlerdi bir yere. Zira köpeği, başta arkadaşı olmak üzere, ailenin diğer fertleri için de çok önemliydi. Arkadaşı kendisine haber vermeden gitmezdi. Öyleyse gidişleri çok âni gerçekleşmişti. Düğün yoğunluğu nedeniyle de yaklaşık bir haftadır görüşemiyorlardı zaten. İyice meraklanmıştı. Eve döndüğüne kimi evi süpürüyor, kimi mutfakta yemek pişiriyordu. Ablası ise mâlum... Sahi ablası evlenince, gece karanlıktan korktuğunda kimin yanında yatacak, sokakta kavga ettiği çocuklara kim ağzının payını verecekti? Daha neler neler...Bak bu hiç aklına gelmemişti.Ablasını bir köşeye sıkıştırdı: - Sen evlenince buraya hiç gelmeyecek misin? - Olur mu canım! Yine sık sık görüşeceğiz. - Ya benim kavga ettiğimi nereden duyacaksın? - Duyup da ne olacak? - Kim koruyacak beni? - Sen de kavga etmeyeceksin artık. - Ya edersem? - O zaman ben de kuşlardan haber alır, kardeşimi kurtarırım. - Yaa! Yalancı, gelmeyeceksin işte! - Geleceğim, üzülme canım. Ama sen artık büyüdün. Ufak şeyler için kavga etmezsin, alttan alırsın biraz. Öyle değil mi? - Peki, gece korkunca kimin yanında yatacağım? - Küçük kız kardeşimiz gelip senin yanına yatacak. Ağabeylik yapacaksın ona. - Üff, evlenmesen ne olur sanki? - Ama güzelim, bu hayatın kanunu. Ne yapabilirim? Size olan sevgim azalmayacak ki! Küçük çocuk duyduklarından tatmin olmamıştı. Bahçeye çıkarken içinden: “ Ne yapsam da evlenmesine engel olsam?” diye düşünüyordu. Ama bunun bencillik olduğunun da farkındaydı. Aradan haftalar geçmiş, evlenmiş olan ablası evlerini ziyarete gelmişti. Onlar annesiyle lafa dalmışken, o da dışarı çıktı. Sokakta gördüğü postacı kendisine bir mektup verdi. Evet, arkadaşından gelmişti. Geldiği adrese baktı, İstanbul yazıyordu. Merakla kaldırımın üstüne oturdu ve zarfı açtı. İçinden bir kartpostal, bir de sarı-kırmızı süslü bir kağıda yazılmış mektup çıktı.Sarı-kırmızı kağıtta babasının işi gereği acil olarak İstanbul’a gittiklerini ve orada bir süre kalacaklarını söylüyordu.Oradaki yaşantılarından bahsediyor,kendisi de orada olsaydı beraber Galatasaray’ın Ali Sami Yen’deki maçlarına gidebileceklerini söylüyordu. Orada henüz arkadaş edinemediğini ve kendisinin her zaman en iyi dostu olarak kalacağını yazmıştı. Buradayken sık sık oynadıkları oyunları hatırlatarak: “Biliyorsun, beni -sen dahil- oyunlarda kimse sobeleyememiştir. Sana söz veriyorum, oraya gelince beni ilk sen yakalayacak ve sen sobeleyeceksin; kaçmayacağım. Çünkü seni ve diğer arkadaşları çok özledim.” diyordu. Mektubun sonlarına doğru bu sıralar kendini pek iyi hissetmediğini de yazmıştı. Kartpostal ise çok güzeldi. Üzerinde iki tane futbol oynayan çocuk vardı. Birlikte yaptıkları futbol maçlarını anımsatmıştı ona bu kartpostal. Eve doğru giderken satıcıdaki tarakları gördü. Arkadaşı hep babasıyla aynı tarağı kullanmaktan şikayet ederdi. O da mektubuyla birlikte kırmızı renk bir tarak yollayacaktı ona. Tarağı paket yaptırdı ve arkadaşına mektup yazmak için eve gitti. Uzun zaman sonra arkadaşından gelen mektuplar azalmıştı ve ilginç yanı arkadaşı ne Galatasaray’ın maçlarından ne de buraya geleceğinden bahsediyordu. Çok genel konulardan bahsediyor, hâl hatır muhabbetiyle mektuplarını bitiriyordu. Sanki İstanbul onu olgunlaştırmıştı. O sırada annesi telâşla içeri girdi: -Koş oğlum koş! Sevgi teyzenler İstanbul’dan dönmüş. Heyecanla yerinden fırladı, öyleyse arkadaşı da gelmişti. Koşarak onların evine gitti. Bahçede büyük bir kalabalık vardı. Herhalde karşılamak için gelmişler, diye düşünürken gözleri arkadaşını arıyordu. Bahçede duran üstü yeşil örtüyle kaplı tahta şey de neyin nesiydi? Hatırlamıştı; babaannesi öldüğünde, o yeşil örtülü tahta şeyin içinde olduğunu söylemişti annesi ona. Demek birisi ölmüştü. Arkadaşını bulup sormalıydı hemen. Annesi ve babası burada olduğuna göre kim ölmüştü? Arkadaşı neredeydi? Annesi: “ Yavrum ne arıyorsun böyle hayecanla?” diye sorduğunda ancak kendine geldi. Arkadaşını sorduğunda ise annesi yeşil örtüyle kaplı tabutu gösterdi yaşlı gözlerinin ucuyla. Meğer ölen; Galatasaraylı, oyun arkadaşı, can dostuymuş... İlk başta inanamamıştı;inanmak istemiyordu. Evet, acıydı ama gerçekti. Annesinin Sevgi teyze ile konuştuklarını duyduğunda Sevgi teyzenin kendisine mektupları yazan kişi olduğunu anladı. Arkadaşı bir kaç kez yazmış, sonra hastanede uzun bir süre lösemi tedavisi görmüş... Sevgi teyze elindeki tarağı göstererek: -Oğlum hiç kullanamadı bunu. Al yavrum hediyeni. Şaşkınlıkla eline aldı tarağı. Neden kullanamadığını anlamamıştı. Tabuta yaklaştı ve: -Hediyeni neden kullanmadın? O kadar da şikâyet ediyordun, babamın tarağını kullanıyorum, diye. Bu arada sözün vardı unuttun mu? Ebe sobe!.. Ayşenur ILIKKAN BAŞARININ SIRRI NEDİR? Evet, başarının sırrı vardır. Hem de herkesin kolaylıkla görebileceği bir sır. Herkes kolaylıkla görebiliyorsa bu nasıl sır olabilir? Bunun sır olması, ‘ kişiye özel ’ olmasındandır. Başarı hangi alanda olursa olsun, kim tarafından istenirse istensin birbirini izleyen bir dizi ‘ düşünsel –duygusal-sosyal yoğunlaşma’ halkalarından oluşan bir zincirdir. Hiç unutmamak gerekir ki, ‘bir zincir, en zayıf halkası kadar sağlamdır’. Onun içinde bu beş halkadan oluşan zinciri ayrı ayrı göreceğiz ve bizi başarıya nasıl ulaştıracağını anlayacağız. Birinci adım: Güçlü bir istekle hedefimize yönelmek. İkinci adım: Hedefe ulaşmak için gerekli donanımı kullanmak. Üçüncü adım: Kazandığımız donanımı gereken zaman ve yerde en üst etkinlikte kullanmak. Dördüncü adım: Ne yaptığımızı, ne yapmadığımızı ölçerek kavramak. Beşinci adım: Zamanında ve yerinde gerekli düzeltme ve eklemeleri yapabilmek. HAYLAZ Küçüklüğümden beri yaramaz olduğumu söylerler. Doğumumdan sonraki ilk dakika içinde hemşire hanımın ellerinden "vıjjt" diye kayarak yere düşmüşüm. Kadın o sırada beni ağlatmaya çalışıyormuş. Ne garazı varsa? Ben ise “Boşa uğraşma hanım abla, ağlamıycam...” dercesine alaylı gülücükler fırlatıyormuşum yattığım yerden. Bu sırıtışlar öylesine "şap"lıyormuş ki kadının suratında, yan odadan bir hekim amca, hemşirenin bana işkence ettiğini düşünerek koşup gelmiş. Gelmiş de ne görmüş? Hemşireyle bendeniz odanın içinde yakalamaca oynuyormuşuz. (Bu benim ilk oyun denemem olmasına rağmen, oldukça başarılıymışım.) Fayanslar da yeni silinmişmiş. Kadıncağız ellerini uzatıp tam yakalayacakken, ben "vıjjt..." beş fayans ötedeyim. Koşup yanıma geliyor, yine uzatıyor kocaman ellerini. Ben can havliyle on sekiz fayans kayıyorum. Bu o günkü rekorumdu. Fayansların yirmi santim kenarlı kareler, benim boyumunsa yalnız yarım metre olduğu düşünülürse nasıl sporcu bir kişilikle doğduğum anlaşılabilir. Neyse, doktor beyin kapıyı açmasıyla ben eşikten fırlayarak, kendimi küf ve ilaç kokularının kol kola gezdiği hastane koridorunda bulmuşum. Dakikada yetmiş rapor incelemesi (!) gerektiğinden olacak, kafasını elindeki kâğıtlardan kaldırmadan, aceleyle yürüyen bir hekim amcanın rastgele savurduğu bir adımla buluşmamdan sonra yolculuğuma hava yoluyla devam etmişim. Boylarımızın oranı sebebiyle, bana eğilerek bakmaları gereken insanları kuşbakışı seyrediyormuşum. Bir ara ufak bir çocuğun annesine: -Anneciğim, demin bir şey uçtu, değil mi? diye sorduğunu ve annesinin: - Tamam yavrum, geçti, şimdi doktor teyze bakacak sana, dediğini ve önünde oturdukları kapının üstünde "çocuk psikiyatri polikliniği" yazdığını hatırlar gibiyim. Tam tepesinden geçtiğim bir kulak-burun-boğaz uzmanının aynasını aşırarak, üzerinde gördüğüm güzelliğe hayran hayran bakarken, bir "vıjk..." sesiyle beraber, karşı istikametten gelen duvara yapışmışım. Benim orada pek de hoş durmadığımı düşünen bir temizlikçi amcanın; “Şu başhekimde de hiç resim zevki yok canım. Ne anlarlar bu dili sarkmış, gözü patlamış mahluk resimlerinden? Modern sanatmış... Peh, bizim badem gözün sıpası bile daha sevimli!..” sözleri eşliğinde duvardan kazınıp, çöp torbasının en nadide köşesine fırlatılmışım. Bu amcayla geçirdiğimiz beş-on dakikalık yolculuktan sonra büyük bir sarsıntı sonucu (amca düşmüş olacak) çöp torbasından fırlayarak yemekhanenin kapısından girmişim ve tam kapının önünde bekleyen bir yemek arabasının üstüne düşmüşüm. Arabayla geçen konforlu yolculuk sonucu bir odaya gelmişiz. Görevli, hastanın tepsisine yemekleri dizmeye başlamış; kuru fasulye, cacık, pilav, bir elma ve ağzı burnu bir birine karışmış bir mahluk, yani ben. O sırada hastanenin altı katı da aynı haykırışla sarsılmış: -Size kaç defa söyledim, ben et yemem!.. Yaklaşık bir saattir kayıp olduğumu fark eden babacığımın beni kuru fasulye tabağında bulmasından sonra evimizde hiç etli yemek pişmemiş. Babam her kuru fasulye yiyişimizde gözyaşlarına boğulur ve şu hikmetli cümleyi tekrarlar: -Ya adam vejetaryen olmasaydı?! Böylece ilk ayak izlerim, herkesinki gibi mavi mürekkeple değil de salça suyuyla çıkmış kâğıda, ilk resmimi çekmeye cesaret bile edememişler. ........................................ -İşte bu benim hayat hikâyem sayın Meral Hanım. Hâlâ bakıcım olmak istiyor musunuz? Yalnız hatırlatmak isterim ki artık tam dört yaşındayım ve birikmiş hayat tecrübelerim var. -?!... -Demek, istiyorsunuz. Ben size ikinci yaş günümü anlatmış mıydım?..
A.Seda ÜSTÜN ANNE BABALARA ÇOCUK YETİŞTİRMEDE ÖNERİLER Anneler ve babalar; Çocuklarınız sürekli bir büyüme ve değişme içindedir. Sizin çocuğunuz olsa da sizden ayrı bir kişilik geliştirmektedir. Onu tanımaya ve anlamaya çalışın. Çocuğunuz, yaşamı deneme ve taklit yoluyla öğrenir. Ona ayak uydurmakta zorluk çekebilirsiniz. Onları oyunda, arkadaşlıkta ve uğraşlarında özgür bırakın. Onu her yerde ve her zaman koruyup kollamayın. Onu, küçük diye şımartmayın. O zaman çocuğunuz hep çocuk kalmak ister. Çocuksu davranışlar sergiler. Her istediğini istediği zaman elde edemeyeceğini onlara öğretin. Onlara, yerli yersiz söz vermeyin. Sözünüzü tutamazsanız sizlere olan güveni azalır. Çocuğunuza kesin ve kararlı davranmaktan çekinmeyin. Yoldan saptığını görünce onu sınırlayın. Koyduğunuz kurallar ve yasakları ona, “aile kuralı” olarak benimsetin. Çünkü hiç kısıtlanmayınca ne yapacağını şaşırırlar. Ona karşı tutarsız davranışlar sergilemeyin. Çünkü onlar, tutarsız davranışlarınız karşılığında hem bocalar hem de onlardan yararlanırlar. Çocuğunuza sürekli nasihat vermeyin. Onlar nasihatinizden daha çok davranışlarınızdan etkilenirler. Yanlış yapmaktan korkmayın. Çünkü çocuklar, bunları çabuk unutur. Birbirinize karşı saygı ve sevgiyi koruyun. Aranızda saygı ve sevginin azaldığını görmek onları yaralar ve sürekli tedirgin eder. Çok konuşup çok bağırmayın. Çünkü onlar yüksek sesle konuşulanları pek duymazlar. Yumuşak ve kesin sözler, onlarda daha iyi iz bırakır. “Ben senin yaşında iken....” vb. sözlerle asla kulak asmazlar. Kendinizle özdeşleştirmeyin. Onları olduğu gibi kabul edin. Yanılma payı bırakın. Küçük yanılgılarını büyük suçmuş gibi başına kakmayın. Korkutup, sindirerek, suçluluk duygusu aşılayarak usandırmaya çalışmayın. Yaramazlıkları için onları kötü çocukmuş gibi yargılamayın. Yanlış davranışları üzerine durarak düzeltin. Ceza vermeden önce mutlaka onu dinleyin. Suçunu aşan cezalar vermeyin. Onu dinleyin. Çünkü öğrenmeye en yatkın olduğu anlar, soru sorduğu anlardır. Açıklamalarınız kısa ve özlü olsun. Gerçekleri söyleyin. Soru sorma şevkini kırmayın ve özenle cevaplandırın. Onları, yeteneklerinin üstünde işlere zorlamayın, başarabileceği işler için güdüleyin. Ona, güvendiğinizi belli edin, onu destekleyin ve çabasını övün. Onu başkalarıyla karşılaştırmayın, umut-suzluğa kapılmasın. Yaşının üstünde olgunluk beklemeyin. Bütün kuralları birden öğretmeye kalkmayın. Öğrenmesi için zaman tanıyın. Dürüst davranmadığı zaman, çok fazla üstüne gitmeyin. Onu, yalan söylemeye sevk etmeyin. Sizi çok bunaltsa da soğukkanlılığınızı yitirmeyin. Kızabilirsiniz, ama onu aşağılamayın. Yoksa o da sizi yabancıların yanında güç duruma düşürebilir. Çocuğunuza karşı haksızlık ettiğinizi fark ettiğinizde, ona açıklamaktan korkmayınız. Açıklamalarınız, sizi ona daha çok yakınlaştırır. Bunu zayıflık olarak görmeyin ve kullanmasından korkmayın. Unutmayın ki, çocuğunuz sizi olduğunuzdan daha iyi görür. Kendinizi ona karşı yanılmaz ve erişilmez olarak göstermeye çabalamayın. Ondan “örnek çocuk” olmasını beklemeyin. Çünkü o, sizden kusursuz olmanızı beklemiyor. Sevecen ve anlayışlı olmaya çalışın. Çocuğunuza zorla yemek yedirmeye çalışmayın. Yemek yedirirken rahat davranın ve sağlıklı yiyecekleri alternatif olarak sunun. Çocuğunuz onlar arasından seçimini yapacaktır. Çocuğunuzun yeme isteğini yükseltin. Yediğinden emin olduğunuz yemek veya yemek çeşitlerini mutlaka sofrada bulundurun Yemek saatinden önce abur cubur şeylerle onun karnını doyurmayın. Yemek saatinde, onun acıkmış olması gerekmektedir. Yemeklerin görüntüsünün iştah açıcı olmasına dikkat ediniz. Tatlıyı (çikolatayı, şekeri...) yemeklere karşı rüşvet olarak kullanmayınız. Böylece tatlının yemeklerden daha çekici olduğunu düşünmezler. Yemek ya da yemekler arasında seçim yapabilirler. Herkes için yemek pişirmeyin, onun sevmediği yiyecekleri yenileriyle karıştırın. Yemek saatlerinin bütün ailenin zevk aldığı bir zaman dilimi olmasını sağlayın. Çocuklarınız, dövüşür, atışır ve kavga ederler. Kavgayı önleyemezsiniz ama onunla baş etme ya da daha aza indirmek sizin elinizdedir. Çocuklar genellikle günün belli saatlerinde ve belli durumlarda kavga ederler. Kavganın gerçek nedenini saptamak için ailenizi çok iyi gözlemleyin ve bunlara çözüm bulmaya çalışın Çocuklarınız kavga ettiği zaman hakemlik yapmayın, “kim başlattı” vb. sözlerle tartışmanın içine girmeyin. Onlara kavgalarla baş etme sorumluluğunu verin. Odadan çıkın, onların sizi kullanmasına izin vermeyin. Ancak olayın kötüye gittiğini hissettiğiniz durumlarda araya girin. Unutmayın; olayın ne kadar dışında kalırsanız çocuklarınız da kendi aralarındaki anlaşmazlıkları çözmede o kadar yaratıcı olacaklardır. Çocuklarınıza birbirlerine sevgilerini göstermelerini onlara öğretin. Çocuklarınız, zaman zaman şiddet duygusuna kapılabilirler. Bunu engelleyemezsiniz. Ama şiddet davranışlarını engelleyebilirsiniz. Bunun için çevreyle ilişkilerinde şiddet hareketlerine sapmalarını engelleyecek kurallar koyun ve bunları ödün vermeden uygulayın. Şiddet duygularını bastırmayın, duygularını size dökmesine fırsat verin. Böylece onları rahatlatmaya çalışın. İçten içe şiddet ve nefret duygularının gelişmesini engeller. Çocuklarınıza kitap sevgisini, küçük yaşlarda kazandırmaya çalışın. Çünkü onlar 0-6 yaşta ne almışlarsa 70 yaşında da o birikim iledir. Kitaba karşı ilk ilgi ve merakın uyanması, okuma öncesi dönemine rastlar. Çocuğun eline verilen bol renkli, resimli kitaplar, ona anlatılan çeşitli öyküler, masallar, oyun oynama düşlerine seslenen dizeler, tekerlemeler bu dönemde çok önemlidir. Çocuğun resimli kitabı eline alıp, kendi kendine yüksek sesle bir şeyler okuyup anlatıyormuş gibi yapması, çözemediği gizemli harflerin ardından çeşitli dünyaların da olduğunu, kavradığını gösterir. Okumayı öğrendikten sonra, harflerin ötesinde heyecan uyandırıcı, şaşırtıcı renkli dünyaların kimsenin yardımı olmadan kendi kendine çözümlemeye başlar. Artık kitap okuma çocuk için ayrılmaz bir bütün olur. Okumak; düşünerek, benimseyerek, özümseyerek bireyin hayat görüşünü belirler. Çocuklarınızın sevgi, dostluk, barış ve iyi değerleri içeren konulu kitapları okumasını sağlayın. Vurdulu, kırdılı, ezberciliğe dayanan, kin ve nefret konulu kitapları okumalarına izin vermeyin.
|