Karadenizli bir babanın Almanya’da çalışan oğluna gönderdiği mektuptan:
 


Uy sevgili uşağum, Allah’ın selamı tabiidur.

Mektubumu çok yavaş yazayrum, Çünkim bilirum ki,okuman zayuftur, çabuk okuyamazsun...

Benden sana sual edersen, Allahuma pin sükür iyiyum, yeni pir is buldum. Emrimde 1500'e yakin adam var, hepside sessuz sedasuz, kendi hallerinde... Ne is puldugumu soraysan söyleyecegum patlama, mezarluk pekçisi oldum...

 

Geçtiğimiz hafta puraya iki tefa yagmur yagdu... Piri pazartesinden perşembeye, öbüride perşembeden pazara...

 

Bacin Emine bir uşak doguracak, daha erkekmidir kizmidir pelli degil, haçan o yüzden saga dayi mi oldin, teyzemi oldin söyleyemeyrum.


Pahriyede askerlik yapan 10 usaguda kaybettuk. Pindikleri denizaltu pozulmus, motoru turmus, inmis asagu, denizaltuyu itekleyup, motorunu çalistirmak istemuslar...

 

Temel emicende tükkan açtu, o da 30a alduguni 25e verir, sürümden kazaniyormus öyle dedu...

Bizim köye findukçularun Temel'i muhtar seçtuk, akullu usak... Geçen gün hepimizu zelzeleye karsi asi etturdu. Temel hem akillidur, hemde dürüsttür... Geçenlerde bir taksinin soförü köye varmis, muhtari ariyor, meger yolda bir tavuk ezmis sahibini soraymus. Muhtar Temel tavuga pakmis, ha bu pizden deguldur pizum köyde yassu tavuk yoktir demis...

 

Senin küçügün Ergin çok akullu usak çikti. Geçen gün tepeye varmis, elinde bir ip sallayip duriy. Anan uy usagum ne edeysun orada demis. O da heva durumuna bakayrum demis. Çektum oni aksam karsuma, anlat bakayum su hava turumu isinu dedum. Anlattu, meger ip sallaninca havanin rüzgarli olduguni; ip islanunca da yagmur yagduguni anlaymis. Çok akillu usak vesselam. Sen o yasta böyle akillu degildun.

Senin gönderdigun resmi alduk, pir yaninda bir Alman herif pir yaninda pir Alman karisi var, ortada da sen. Iyiki resmin arkasina ortadaki penum diye yazmissun yoksam tanimayacaktuk.

 

Yaa iste böyle usagim. Memleçetten saga pol pol havadis.. Yeni havadis olursa yine yazarum. Baki hüdaya emanet ol.

Baban

 

NOT:  Mektupa para koyacaktim, ama geç akluma geldi, zarfi kapatmişum.


DEPREME DOĞRU

 

          Hep aynı rüyayı görüyorum:

        Ailece Türkiye’deki evimizdeyiz.Kocam ,kızım ve oğlum...Gece.Ortalık sessiz.Çıt yok.Birden yer gök sarsılıyor,evimiz yıkıldı yıkılacak.Telaşla avludaki araba garajına sığınıyoruz. O,sırada iniltiler,feryatlar...ve büyük bir gürültüyle yıkılıyor evimiz...Toz duman ,çığlıklar...

       Bir kabus görmüş gibi kalkıyorum yataktan.Soluk soluğa,yüzüm terler içinde bakınıyorum etrafıma.Aynı rüyayı üçüncü kez görüşümdü.

İkisini Almanya’da;sonuncuyu ise Adapazarı’ndaki evimizde...

 

       Bir gün rüyamı kocama anlattığımda hayır olsun dedi ve düşünceli yüzüme baktı.Derken hayat,vatana kavuşma heyecanı, neşesi unutturdu rüyayı.

         1999 yılının temmuz ayıydı.havada bayıltıcı bir sıcaklık vardı.Gölgelerde olmasa insanlar ölebilirdi diye düşünüyordum.Yirmi yıldır bir ayağımız Almanya’da bir ayağımız Türkiye’de yaşayıp gidiyoruz.

        Küçük oğlum Almanya doğumlu, yazları Türkiye’ye gelmezsek Türkçe’yi ve Türk geleneklerini unutacaklar. Elin memleketi ne kadar zengin olursa olsun kendi memleketi gibi olmuyor havasını, suyunu özlüyorsun. Bu yüzden her temmuz ayında memleketimize Adapazarı’na gidiyoruz.

        Kocam ev ve bahçeyle uğraşırken ben eş, dost, akrabaya gidiyor, çarşıya gidip ihtiyaçları karşılıyordum. Memlekete her geldiğimde kendimi cennette hissediyor ama rüyam aklıma geldiğinde dalıp gidiyordum. Komşularım sorduğunda hiç diyordum... Hiç...

         Bir gün yengem ve yeğenimle alışverişe çıktık. Hava öyle sıcaktı ki asfalt erimişti. Pazara girdik,yok yoktu buna rağmen geçim sıkıntısı yaşanıyordu.Ekonomik krizler... Almanya’da kalmaya zorluyor insanı. Buna rağmen kocamın emekliliğini ve memlekete kesin dönüş yapmayı dört gözle bekliyorduk.

       Pazardan sonra caddeye çıktık.Elimizde meyve sebze poşetleriyle yavaşça yürüyorduk.

       O kısa boylu, yaşlı bir ihtiyar gördüm. Kaldırımda yanında kendinden büyük bir çuvalla duruyordu. Ona baktım, acıdım. Yengemi dürtüp işaret ettim:

“Baksana yenge...Yazık...Adamcağız onu nasıl taşıyacak?”

Yengem baktı.

“Doğru ...Zor taşır onu...”

O an ona yardım etmezsem rahatsız olacaktım.Öyle bir his işte...

“Yazık...Yardım edelim ona?” dedim.

“Nasıl ?”

“Taksi tutalım da evine götürsün...”

“Tutuver o zaman...”

Kendimi bildim bileli çekingen biriyim. Hele erkeklerden çok çekinirim.

“Şey...yenge...Ben parayı versem de sen veriversen. Ben çekinirim.”

“Tamam... Madem,yardım etmek istiyorsun... Sen bilirsin.”

          Yengeme verdiğim parayı yaşlı adama götürdü ve parayı benim verdiğimi işaret etti. Adam başta çekinse de yengemin ısrarına hayır diyemedi. Sonra, bana döndü, gülümseyip el salladı. O bakışını hiç unutamıyorum. Yengem yanıma geldiği sırada yeğenim kolumu çekti:

“Teyze...Adam kayboldu!”

Gerçekten adam yoktu.

“Nereye gitti bu ya....? Demin buradaydı?”  Dedi şaşkınca yengem.

Şaşkın ve saf bir halde birbirimize bakındık.Üçümüzde rüya mı görmüştük.Kimdi o ihtiyar?

            Olaydan iki hafta sonra...

           Ağustosun 16’sında Adapazarı’nda Almanya’yı unutmuş tanıdıklarla memleketin tadını çıkarıyorduk.

          Görülmedik bir yazdı. Sıcaklık giderek artıyor neden bir ay önceki güneş tutulması gösteriliyordu. 

       Yine böyle sıcak bir günde komşularla çay bahçesine gidip muhabbet ettik, Almanya’dan konuştuk. On yaşlarında sesiz sakin, içine kapanık, toplum içinde konuşmayan, kendi kendine bir şeyler mırıldanan fakat bizim bir şey anlamadığımız oğlum da  yanımdaydı.

        O akşam da aynı haldeydi. Kendi kendine sayıklıyor ama bu defa evleri, arabaları, insanları gösteriyor, bir şeyler söylüyordu.

Elimde çayımı yudumlarken dikkat kesildim,söylediklerini anlamaya çalıştım.

“Bu ev yıkılacak.”diyordu.

Önümüzden geçen bir adamı işaret ediyor;

“Bu adam ölecek ..” diyordu .

Park etmiş arabaları gösteriyor;

“Bu araba kırılacak...” diyordu.

İrkildim,şaşkın halde eğildim:

”Oğlum,sen neler söylüyorsun öyle?”

“Hiç...” dedi.

         Hava karardı,eve gitmek için ayağa kalktık.Sokakta yürümeye başladık.Oğlum önümüzden yürüyor,yine sayıklamasını sürdürüyordu.

          Kızdım,oğlumun yanına yaklaştım: “sus...Öyle konuşma” dedim.

          İnatla bağırmaya devam etti.

          Evimize vardık.

          Kapı açılmadı. Sinirlerimiz gerginleşmişti.

          Yarım saat sonra “şık”diye bir ses ve kapı açıldı. İçeri girdik. Koltuğa oturdum. Yorulmuştum. Kocam da aynı benim gibiydi. O sırada içime bir sıkıntı oturdu. Uyuyamıyordum. Herkes çoktan uykuya dalmıştı. Açık olan televizyonu seyrettim bir süre... Canım sıkıldı. Hemen kapattım. Balkona çıktım. Uzun bir süre oturdum balkonda...

      Çocuklarımı düşündüm. Okutmak için gayret sarf ettiğim kızımı, oğlumu... Almanya’da işten güçten onlarla ilgilenmediğimizi düşündüm. Hayatın telaşı yüzünden doğru dürüst ilgilenmemiştik onlarla.

        Ve gördüğüm o kabus gibi rüya aklıma geldi.Hatırlamak istemdim.Yerimden kalktım. İçeriye girdim. En iyisi uyku hapı alıp uymaktı. Uyku hapını attım... Yatak odasına giderken kızımın yatak odasından bir inilti duydum. O tarafa doğru yürüdüm. İçeri girdim.  Onu seyrettim uyurken... Sanırım kabus görüyordu. Uyku hapının tesiriyle uyuya kaldım orada.

        Derken,

        Büyük bir gürültüyle uyandım. Önce rüya görüyorum sandım Her şey sarsılıyordu. Başımda öyle bir ağırlık vardı ki, gözlerimi açamıyordum. Kızım çığlık atıyordu:”Anne..Anne!...”  Uyku hapının tesiriyle sersem gibiydim.

     Gürültü devam ediyordu. Zorlukla yerimden doğruldum. Ayakta duramıyordum. Evin içinde her şey devriliyordu. Ne olduğunu anlamadan, kızıma tutunarak odadan salona çıktık. O sırada  sarsıntı kesildi. Birden kendime geldim.

Kocam ve oğlum aklıma gelmişti.

“Babanla kardeşini de kurtaralım kızım...” dedim.

Hemen yakınımızdaki yatak odasının kapısına vardık.

Kapıya yüklendik.Açılmıyordu.

“Sami!..”

İçeriden bir inilti cevap verdi.

“Dolap üzerime devrildi...Sıkıştım.”

Kapıya daha da yüklendik...Zorlukla araladık.

Sonra elimi uzattım içeri;

“Hadi tut elimi...Tut!...”diye seslendim.

“Dur...Şu dolabı çekeyim üzerimden...”diyen iniltili bir ses cevap verdi.

Az sonra elinin elime deydiğini hissettim..Bütün gücümle asıldım.

Kapı aralığından zorlukla çıkardık onu.

“Oğlumu...”dedim”...onu kurtaralım”

Oğlumun odasına yürüdük.Kapıyı açamıyorduk.Kocam zorladı kapıyı ama olmadı.

O an zihnimde bir ses fısıldadı:

“Kapıya birlikte yüklenin!”

Kim fısıldamıştı bu sözü? O an düşünecek Durumda değildim. Hemen uydum sese. Yüklendik kapıyı kırdık.

Oğlum kapının kenarında korkuyla büzülmüştü. Elinden tutarak çıkardık.

Sonra kapıya doğru koştuk.

Daire kapısı da kilitlenmişti.

Yine o sırada zihnimde bir ses:

“Balkona koşun...Balkona!...”

 

Balkona doğru baktım:

Orada, caddede gördüğüm kısa boylu ihtiyar adamın hayali duruyordu.

“Balkona...”diye el ediyordu.

“Balkona çıkalım...” diye bağırdım ve yürüdüm; ister istemez onlar da arkamdan koştular.

Balkon kapısını açınca şaşkınlıktan dona kaldım. Hemen önümüzde bahçe vardı. Oysa evimiz zemin kattan sonra ikinci kattaydı. Nasıl bahçede olabilirdik?

Şaşkın halde balkondan bahçeye geçtik... Sonra geri dönüp baktık:

Apartmanın iki katı yere çökmüş, bizim balkonumuz da bahçe ile eşit seviyeye gelmişti.

Dehşet içinde etrafımıza bakındık.

Her taraf karanlıktı. Tek ışık yoktu. İniltiler, feryatlar, uğultular duyuluyordu.

Tam bu sırada yeniden sallandı yer... Biraz evvel çıktığımız ev büyük bir gürültüyle

gözlerimiz önünde yıkıldı.

Toza dumana boğuldu her taraf.

Çığlıklar  attık.

O gece çığlıklar şehri olmuştu Adapazarı.

Bu depremde Adapazarı yerle bir olmuştu.

Sabah gün doğumunda acı gerçeği öğrendik. Memleketimiz tarihin en büyük depreminden birini yaşamıştı.


TÜRKÇE'NİN REKORLARI

Türkçe'deki Rekorlar
* En uzun kelime:
muvaffakiyetsizleştiricileştiriveremeyebileceklerimizdenmişsinizcesine (70)
* TDK'daki en uzun kelime: kuyruksallayangiller (20)
* En uzun palendromik kelime: esneyemeyense (13)
* Tersten okunduğunda da anlamlı olan en uzun kelime: ıralamamalara,
aralamamaları (13) 2
* En uzun bir sesli bir sessiz giden kelime:
mücadelecileşiveremeyebileceğimizin (35)
* Harf tekrarı içermeyen en uzun kelime: (ekli) hüpletiyormuşsanız (18) ,
(eksiz) konseptüalizm (13)
* Sadece bir harfi farklı olan en uzun eksiz kelime çifti: mahrumiyet,
mahkumiyet (10)
* Alfabemizin ilk 14 harfi ile yazılan en uzun kelime: affedicideki (12)
* Alfabemizin son 14 harfi ile yazılan en uzun kelime: tutuşturtuşumuzunmuş
(20)
* En uzun kısaltma: İYSSKSİİD (9) 3
* En çok anlamı olan kelime: çıkmak (TDK'da 58 anlamı sayılmış)
* Farklı köklere sahip olup en çok anlamı olan kelime: karın (4)
* En çok anlamdaş: tuvalet, ayakyolu, memişhane, apteshane, kenef, hela, yüz
numara, kademhane (8)
* Bir harfi en çok içeren kelimeler :
alafrangalaştıramayacaklardansalar (13)
* beybabalaşabilen (4) (İsmet Keskinsoy)
* seccadecileşecek (4) (İsmet Keskinsoy)
* çiçekçiymişçesine (4)
* didindirdiklerimizdendir (6)
* gelenekselleştiriveremeyebileceklerdenseler (15)
* sıkıntısızlaştırıcılığınızın (11)
* kişiliksizleştiricileştiriverebileceklerimizdenmişsiniz (15)
* kikirikleşecektik (5)
* tellallaşılabilmeli (7)
* mükemmelleşemememmiş (7)
* anneanneninkininsin (9)
* otokontrolsüzleşiyor (5)
* muharrirleştirivermişlerdir (7)
* hassasiyetsizleşseymişsin (6)
* şişikleşmişmiş (5)
* tattırttıktan (6)
* unutturuculuğumuzunmuş (10)
* düşündürttürücülüğümüzünmüş (11)
* verevleşivermek (3)
* yayımlayamayayım (5)
* lezzetsizleşemezseniz (5)
Harf sayıları:
* 2 harften oluşan en uzun kelime: ememememe (9)
* 3 harften oluşan en uzun kelime: yamayamamaya, yamayamamama (12)
* 4 harften oluşan en uzun kelime: mayalayamamamla (15)
* 5 harften oluşan en uzun kelime: mayalayamamalıyım (17)
* İçindeki her harf birden fazla geçen en uzun kelime: serserileşememişlerse
(21)
* İçindeki her harf tam ikişer kez geçen en uzun kelime: kükürtatarının (14)
4
* İçindeki bütün harfler ya bir ya da iki kez geçen en uzun kelime:
törpüleyemiyormuşsanız (22)
* İçinde en çok sayıda farklı harf bulunduran kelime:
gölcükleştiriyormuşsanız (20)
Sesliler ve sessizler
* Sesli / sessiz oranı en yüksek kelime: aile, iade (3/1)
* Sessiz / sesli oranı en yüksek kelime: sfenks, sprint (5/1)
* Ardarda en çok sesli: suiistimal (3)
* Ardarda en çok sessiz: angström (5)
* Bir seslinin bir kelimede en çok kullanımı (başka sesli yok):
badanalayamayacaklardansalar (12)
* Bir sessizin bir kelimede en çok kullanımı (başka sessiz yok): anneannenin
(6)
Sadece birer harfleri farklı olan ve aynı eki taşımayan en çok kelime:
* 3 harfli: kaç, kah, kak, kal, kam, kan, kap, kar, kas, kaş, kat, kav, kay,
kaz (14) (Cihan Altay)
* 4 harfli: kaba, kaça, kafa, kaka, kala, kama, kana, kapa, kara, kasa,
kaya, kaza (12)
* 5 harfli: kabak, kaçak, kalak, kapak, kavak, kayak, kazak (7)
* 6 harfli: telkin, temkin, tepkin, terkin, teskin (5)
* 7 harfli: saramaz, taramaz, yaramaz (3) (Cihan Altay)
En çok anagram:
* 3 harf: aks, ask, kas, sak (4)
* 4 harf: aksı, asık, askı, ıska, kası, kısa, sakı, sıka (8)
* 5 harf: çakır, çarık, çarkı, çıkar, çıkra, çırak, kaçır, kıraç, arkçı,
ırkça (10)
* 6 harf: aramak, arkama, kamara, karama, makara (5)
Harf sırası:
* Harfleri sıralı olan en uzun kelime: dekorsuz (8) 9
* En çok sessiz harfi sıralı olan kelime: bıçaklamanız (7)
* Harfleri ters sıralı olan en uzun kelime: Soğdca (6)
* En çok sessiz harfi ters sıralı olan kelime: yatırmak (5)
* Harfleri sıralı olan en uzun cümle: Aç değil mortuz. (13)
* Harfleri ters sıralı olan en uzun cümle: Vur, on mıh feda! (12)
Atasözleri ve deyimler:
* En uzun atasözü: Erken kalkan yol alır, erken evlenen döl alır. (8 kelime)
* En kısa atasözü: Aç ayı oynamaz. (12 harf)
* En uzun sıfat-deyim: iç güveysinden hallice (3 kelime)
* En uzun fiil-deyim: anasından emdiği süt burnundan gelmek (5 kelime)
* En uzun söz-deyim: Geline oyna demişler, yerim dar demiş; yer
göstermişler, yenim dar demiş. (11 kelime)
Özel isimler:
* En uzun ad: Abdulmuttalip (13)
* En uzun soyad: Kocakethüdaoğullarından (23)
* En çok ad: Hasan Hüseyin Kerem Uğur Arda (4)
* En sık rastlanan ad soyad: Mehmet Yılmaz 5
* En sık rastlanan aynı ad soyad: Yılmaz Yılmaz 5
* En uzun il adı: Afyonkarahisar (14)
* En uzun ilçe adı: Şereflikoçhisar (15
* En uzun cadde, sokak adı: Bestekar Suphi Ziya Özbekkan Sokak (25)
Diğer dillerde de anlamı olan en uzun sözcükler:
* Almanca: kalender (8) (Almanca'da "takvim")
* İngilizce: orangutan (9) (iki dilde de aynı anlamda)

Adidas'a ne deriz? Oha oldum, Türkçe DOSHE..  LAILA,BICHOK,TACKLE!!!

       Ankara'da yeni bir mağazanın açılış ilanları asılı; 'BICHOK Tunalı'da açılıyor' Altta da çeşitli giyim - kuşam markaları listelenmiş. Anlıyoruz ki, mağaza da 'birçok' ürünü, markayı aynı anda bulmak mümkün. Ama neden adı 'Birçok', 'Biçok' falan değil de BICHOK? Bir fabrikanın tabelası daha yol kenarında DOSHE Furniture. Hemen yanında bir ayakkabı fabrikası... Footwear! El konulan bankaların mallarını satan emlakçı Eskidji. Eskici demek ayıp mı, günah mı?

        Ankara'da, Egemen Türkiye Cumhuriyeti Başkenti'nde, Atatürk Bulvarı'nda, Turan Güneş ve İnönü Bulvarları'nda, diğer bulvar ve caddelerde (muhtemelen İstanbul ve diğer kentlerde de) Muhammed Ali ve Deyvit Bekım'lı Adidas spor - idman malzemeleri üreticisi firmanın koca, koca ilanları. İlanda tek kelime Türkçe yok; Sport is everything ve altında da Nothing for impossible. Fransa'da yasa var, dil kanunu var, böyle bir ilan verdiğiniz zaman altına da mutlaka Fransızca'sını yazacaksınız. Adidas, burayı İngiltere ya da İngilizce konuşulan bir koloni, sömürge sanıyor herhalde. O nedenle de ilanlarına malını satmak istediği Türk müşteriler, tüketiciler için tek kelime Türkçe koymaya tenezzül etmemiş.
         Bu ülkenin işadamları, sanayici ve tüccarları bile işyerine Türkçe isim koymaktan utanıyor, hicap duyuyorsa, mağazasına BICHOK, Mobilya fabrikasına DOSHE (Döşe ya da döşemeci anlamında herhalde) meyhanesine TACKLE (Takıl), LAİLA (Bizim Leyla'ya ne oldu) ismini veriyorsa, kime ne diyeceksiniz?


Mektubat - Bediüzzaman

15. Mektub / 2. Makam /  4. Sualin Cevabı:

 

Âhirzamanda Hazret-i İsâ Aleyhisselâm Deccalı öldürdükten sonra, insanlar ekseriyetle din-i hakka girerler. Halbuki, rivayetlerde gelmiştir ki, "Yeryüzünde Allah Allah diyenler bulundukça kıyamet kopmaz." Böyle umumiyetle imana geldikten sonra nasıl umumiyetle küfre giderler?

Elcevap: Hadis-i sahihte rivayet edilen, "Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın geleceğini ve şeriat-i İslâmiye ile amel edeceğini, Deccalı öldüreceğini" imanı zayıf olanlar istib'ad ediyorlar. Onun hakikati izah edilse, hiç istib'ad yeri kalmaz. Şöyle ki:

O hadisin ve Süfyan ve Mehdî hakkındaki hadislerin ifade ettikleri mânâ budur ki:

Âhirzamanda, dinsizliğin iki cereyanı kuvvet bulacak:

Birisi: Nifak perdesi altında risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) inkâr edecek, Süfyan namında müthiş bir şahıs, ehl-i nifakın başına geçecek, şeriat-ı İslâmiyenin tahribine çalışacaktır. Ona karşı, Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nuranîsine bağlanan ehl-i velâyet ve ehl-i kemâlin başına geçecek, Âl-i Beytten Muhammed Mehdî isminde bir zât-ı nuranî, o Süfyanın şahs-ı mânevîsi olan cereyan-ı münafıkaneyi öldürüp dağıtacaktır.

İkinci cereyan ise: Tabiiyyun, maddiyyun felsefesinden tevellüt eden bir cereyan-ı nemrudâne, gittikçe âhirzamanda felsefe-i maddiye vasıtasıyla intişar ederek kuvvet bulup, Ulûhiyeti inkâr edecek bir dereceye gelir. Nasıl bir padişahı tanımayan ve ordudaki zâbitan ve efrad onun askerleri olduğunu kabul etmeyen vahşî bir adam, herkese, her askere bir nevi padişahlık ve bir gûnâ hâkimiyet verir.

Öyle de, Allah'ı inkâr eden o cereyan efradları, birer küçük Nemrud hükmünde nefislerine birer rububiyet verir. Ve onların başına geçen en büyükleri, ispritizma ve manyetizmanın hâdisâtı nev'inden müthiş harikalara mazhar olan Deccal ise, daha ileri gidip, cebbârâne surî hükûmetini bir nevi rububiyet tasavvur edip ulûhiyetini ilân eder. Bir sineğe mağlûp olan ve bir sineğin kanadını bile icad edemeyen âciz bir insanın ulûhiyet dâvâ etmesi ne derece ahmakçasına bir maskaralık olduğu malûmdur.

İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın şahsiyet-i mâneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini zuhur edecek, yani rahmet-i İlâhiyenin semâsından nüzul edecek, halihazır Hıristiyanlık dini o hakikate karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşecek, mânen Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılâp edecektir. Ve Kur'ân'a iktida ederek, o İsevîlik şahs-ı mânevîsi tâbi ve İslâmiyet metbû makamında kalacak, din-i hak bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır.

Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlûp olan İsevîlik ve İslâmiyet, ittihad neticesinde dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken, âlem-i semâvatta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsâ Aleyhisselâm, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sadık, bir Kadîr-i Külli Şeyin vaadine istinad ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır. Madem Kadîr-i Külli Şey vaad etmiş, elbette yapacaktır.

Evet, her vakit semâvattan melâikeleri yere gönderen ve bazı vakitte insan suretine vaz' eden (Hazret-i Cibril'in Dıhye suretine girmesi gibi) ve ruhanîleri âlem-i ervahtan gönderip beşer suretine temessül ettiren, hattâ ölmüş evliyaların çoklarının ervahlarını cesed-i misaliyle dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelâl, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmı, İsâ dinine ait en mühim bir hüsn-ü hâtimesi için, değil semâ-i dünyada cesediyle bulunan ve hayatta olan Hazret-i İsâ, belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme için ona yeniden ceset giydirip dünyaya göndermek, o Hakîmin hikmetinden uzak değil. Belki onun hikmeti öyle iktiza ettiği için vaad etmiş ve vaad ettiği için elbette gönderecek.

Hazret-i İsâ Aleyhisselâm geldiği vakit, herkes onun hakikî İsâ olduğunu bilmek lâzım değildir. Onun mukarreb ve havassı, nur-u imanla onu tanır. Yoksa, bedâhet derecesinde herkes onu tanımayacaktır.

Sual: Rivayetlerde gelmiş ki, "Deccalın bir yalancı cenneti var; kendine tâbi olanları ona atar. Hem yalancı bir cehennemi var; tâbi olmayanları ona atar. Hattâ o kendi merkebinin de bir kulağını cennet gibi, bir kulağını da cehennem gibi yapmış. Azamet-i bedeniyesi bu kadardır, şu kadardır" diye tarifat var.

Elcevap: Deccalın şahs-ı surîsi insan gibidir. Mağrur, firavunlaşmış, Allah'ı unutmuş olduğundan, surî, cebbârâne olan hâkimiyetine ulûhiyet namını vermiş bir şeytan-ı ahmaktır ve bir insan-ı dessastır. Fakat şahs-ı mânevîsi olan dinsizlik cereyan-ı azîmi pek cesîmdir. Rivayetlerde Deccala ait tavsifât-ı müthişe ona işaret eder. Bir vakit Japonya'nın Başkumandanının resmi, bir ayağı Bahr-i Muhitte, diğer ayağı on günlük mesafedeki Port Arthur Kalesinde tasvir edilmiş; o küçük Japon Kumandanının bu surette tasviriyle, ordusunun şahs-ı mânevîsi gösterilmiş.

Amma Deccalın yalancı cenneti ise, medeniyetin cazibedar lehviyâtı ve fantaziyeleridir. Merkebi ise, şimendifer gibi bir vasıtadır ki, bir başında ateş ocağı bulunur; kendine tâbi olmayanları bazan ateşe atar. O merkebin bir kulağı, yani diğer başı cennet gibi tefriş edilmiş; tâbi olanları oraya oturtur. Zaten sefih ve gaddar medeniyetin mühim bir merkebi olan şimendifer, ehl-i sefahet ve dünya için yalancı bir cennet getirir; biçare ehl-i diyanet ve ehl-i İslâm için, medeniyet elinde cehennem zebanîsi gibi tehlike getirir, esaret ve sefalet altına atar.

İşte, İsevîliğin din-i hakikîsi zuhur ile ve İslâmiyete inkılâp etmesiyle, çendan âlemde ekseriyet-i mutlakaya nurunu neşreder. Fakat, yine kıyamet kopmasına yakın, tekrar bir dinsizlik cereyanı başgösterir, galebe eder ve "El-hükmü li'l-ekser" kaidesince, yeryüzünde Allah Allah diyecek kalmayacak; yani, ehemmiyetli bir cemaat küre-i arzda mühim bir mevkie sahip olacak bir surette Allah Allah denilmeyecek demektir. Yoksa, ekalliyette kalan veyahut mağlûp düşen ehl-i hak kıyamete kadar bâki kalacak; yalnız, kıyametin kopacağı ânında, kıyametin dehşetlerini görmemek için, bir eser-i rahmet olarak, ehl-i imanın ruhları daha evvel kabzedilecek, kıyamet kâfirlerin başına kopacaktır.


BİZİ BİZ YAPAN SEÇİMLERİMİZ

 

GÜCÜNÜ BELİRLE

Ben Güçlüyüm*  *Ben Güçlü Değilim

 

DÜRÜSTLÜĞÜNÜ BELİRLE

Ben Dürüstüm*  *Ben Dürüst Değilim

 

KENDİNE GÜVENİNİ BELİRLE

Kendime Güvenirim*  *Kendime Güvenmem

 

HEDEFİNİ VE YÖNÜNÜ BELİRLE

             Hedefimi ve Yönümü Seçtim*  * Hedefimi ve Yönümü Seçmedim

 

BAŞKALARINI OLDUKLARI GİBİ KABUL EDİP ETMEMEYE KARAR VER

Başkalarını Olduğu Gibi Kabul Ediyorum* *Başkalarını Olduğu Gibi Kabul Etmiyorum

 

KENDİ KARARLARINI KENDİN VERİP VERMEMEYE KARAR VER

Kendi Kararlarımı Kendim Veriyorum* *Kendi Kararlarımı Kendim Vermiyorum

 

KENDİ EYLEMLERİNDEN  SORUMLU OLUP OLMAMAYA KARAR VER

Kendi Eylemlerimden Sorumluyum* *Kendi Eylemlerimden Sorumlu Değilim

 

DOĞRUYU YANLIŞTAN AYIRIP AYIRMAMAYA KARAR VER

Doğruyu Yanlıştan Ayırmak İçin Daima Elimden Geleni Yapacağım**

Doğruyu Yanlıştan Ayırmamayı Seçiyorum

 

İNANDIĞIN ŞEY UĞRUNA ÇALIŞIP ÇALIŞMAMAYA KARAR VER

İnandığım Şey Uğruna Daima Çalışmayı Seçiyorum**

İnandığım Şey Uğruna Çalışmamayı Seçiyorum

 

HATALARINDAN ÖĞRENİP ÖĞRENMEMEYE KARAR VER

Hatalarımdan Öğrenmeyi Seçiyorum**

Hatalarımdan Öğrenmemeyi Seçiyorum

 

SEVMEK VE SEVİLMEK KONUSUNDA KARAR VER

Sevmeyi ve Sevilmeyi Seçiyorum**

Sevmemeyi ve Sevilmemeyi Seçiyorum

 

YAŞAMIN HER DETAYI İÇİN SEÇME HAKKINI KULLANMAYI SEÇ

Seçim Yapmayı Seçiyorum**

Seçim Yapmamayı Seçiyorum

 


Hangisi doğru?

Vatan gazetesinde Devrim Sevimay'ın TDK Başkanı Akalın ile söyleşisi..

Karamanoğlu Mehmet Bey 13 Mayıs 1277'te demiş ki; Şimden girü hiç kimesne kapuda ve divanda ve mecalis ve seyranda Türki dilinden gayrı dil söylemeye... Bu sözün hatırına Karamanlılar ve tabii tüm Türkiye 13 Mayıs haftasını "Dil Bayramı" olarak kutluyor. Bu bayramı fırsat bilip Türk Dil Kurumu'nun Başkanı Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın'la bütün "dil katilleri"nin kulağını çınlattık. Eğer aşağıdaki şıklara siz de giriyorsanız "Bilmemek değil öğrenmemek ayıp" deriz; eğer zaten girmiyorsanız "Bilenler bilmeyenlere söylesin..."

* Yanlış kullanımına en sinir olduğunuz ifade?
"Beş gibi gelirim..." Ne demek "gibi"? Saatin gibisi olmaz, beş sularında veya beşe doğru denir. Bir de "Atıyorum" var... Ne atıyorsunuz? Eğitimli insanlara hiç yakışmıyor.

* Asıl şu "Kendine iyi bak" lafından nasıl kurtulacağız?
Kendime iyi bakarım, sizin söylemenize gerek yok ki... Dilimizde "Hoşça kal", "Sağlıcakla kal", "Allaha ısmarladık" gibi sözler varken bu kadar gülünç bir söze neden gerek duyuyorlar; anlamak mümkün değil. Bir de "Size dönerim" var... Bu sözü duyunca içimden "Ne zaman birlikteydik, ne zaman ayrıldık da bana döneceksiniz" demek geliyor.

* Daha kötüsü de var onun: "Döncem" diyorlar.
Evet, o daha fena. Bir de "metroseksüel" sözü yok mu? Bunun dilimizdeki karşılığı "bakımlı erkek".

* Bakımlı demek de hiç frapan olmuyor işte...
Peki "metroseksüel"i kim anlıyor? Kime sorsanız "metro" için yer altında işleyen taşıt, "seksüel" için de "cinsellikle ilgili bir şey" der.

* Şişli Belediye Başkanı Sarıgül'e sormuştum; "Sizin için metroseksüel diyorlar, katılıyor musunuz?" diye... Yanıtı "Hayır ben Erzincanlıyım" olmuştu.
Mümkün. Yazılıp çizilmeden önce kimse bilmiyordu ki anlamını...

* Nasıl bir ruh halindeki kişi "ş" yerine İngilizce'deki gibi "sh" yazar?
Aşağılık kompleksi olan biri... Bu durumla Türk tarihinde bir kez daha karşılaşılmıştı: Mütareke döneminde İstanbul işgal altındayken...

* Bir dilin ne kadar küreselleşmeci ya da ne kadar ulusalcı olacağının sınırı nedir?
Bu ölçüyü dilin kendisi belirler... Sınır, komik duruma düşmekle çizer kendisini. Eğer konuşurken "Ne derlerdi Türkçe'de" diyerek araya ingilizce kelimeler katıyorsanız, komik duruma düşersiniz. O zaman anlayın ki bir hata yapıyorsunuz.

* "Turkish"çe konuşanların gerekçesi şu: "Benim söylemek istediğim kavramı karşılayan Türkçe bir söz yok..." Doğru mu bu?
Türkçe'de her kavram için söz vardır. Onlar bilmiyorlar. Hep Türkçe'yle İngilizce'yi karşılaştırıp "Ama İngilizce'deki söz varlığı daha çok" derler. Diller kelime sayısıyla karşılaştırılmaz. Bir Afrika kabilesine 300 kelime yetiyordur ve biz ona fakir bir dil diyemeyiz. Bu bir uygarlık meselesidir. Siz Batı'yla dilinizi değil uygarlığınızı karşılaştırın.

* Belki şöyle düşünüyorlardır: "Ne yapayım; ben yaşadığım toplumdan daha uygarım..."
Hayır, siz sadece yaşadığınız toplumun dilini iyi bilmiyorsunuz.

* Kanıt?
Türkçe'nin gerçek söz varlığı yaklaşık 600 bindir. İnsanlarımız 300 kelimeyle yaşıyorlar.

* Türkçeyi iyi bilmenin barajı ne kadar?
Türkçe biliyorum diyen bir insanın 20 bin kelimenin sözlüğe bakmadan anlamını biliyor olması gerekir.

* Peki TDK'nın sırf "laiklik" olsun diye Arapça, Farsça kelimeleri yok saymasına ne diyorsunuz?
Türkçe'ye bir dönem bu düşünce hâkim olmuştu. Böyle bir ayrımcılık mümkün değil. Marşımızın adı "İstiklâl." İstiklâl bizim için kökeni bakımından olmasa da kullanımı nedeniyle Türkçe kelimedir. Ama "Bağımsızlık" da dilimize yerleşmiştir.

* Attila İlhan seçmeli Osmanlıca dersinin okutulmasını öneriyor?
Olabilir.

* Şapka geliyor mu?
Hiç gitmedi ki...

* Yapmayın, şapka koyduk diye öğrenciyken az uyarılmadık...
İşte bu da aynı bakış açısının eseriydi... Arapça'dan geliyor ya... Oysa Arapça kelimelerdeki k, g, 1'den sonra gelen a'larda (rüzgâr gibi), bir de bazı kelimeleri ayırt etmek için (hala ve hâlâ, dini ve dinî gibi) kullanılıyor. "Plan", "reklam" gibi Batı'dan kelimelerdeki işareti kaldırdık.

* "He" mi, "Haş" mı, "Aş" mı? "Ke" mi "Ka" mı?
He ve Ke diye okunur. Diğerleri yanlış.

* Peki bu 'Ğ'nin durumu ne olacak?
O bizim en önemli harflerimizden biri olarak yerini korumaya devam edecek. O olmazsa olmaz.

* Hâlâ tartışıyoruz: eski İstanbul Valisi mi? İstanbul eski Valisi mi?
Tartışmaya gerek yok: Tamlayan kelime başa gelir. Hiç "telefon eski kulübesi" diyor musunuz? Eski telefon kulübesi diyoruz, değil mi? Doğrusu eski İstanbul Valisi'dir.

Ne yuro, ne öro onun adı avro!
* Aynı TV programında bile biri "Yuro" diye telaffuz ediyor diğeri "Öro"... Nedir doğrusu?
AB para birimini Almanlar oyro, Macarlar euro, Yunanlılar efro, Ruslar yevro, Fransızlar öro, İngilizler yuro diye seslendiriyor. Çünkü bunun formülü şöyledir. Kendi dilinizde Avrupa'yı nasıl okuyorsanız ilk hecesinin sonuna "o" harfini getirirsiniz. Türkçe'de doğrusu "avro"dur. Geçen hafta Azerbaycan'daydım ve onların bile "avro" dediklerini duydum. "Nereden öğrendiniz bu kelimeyi?" diye sordum; "E başka ne denebilirdi ki?" yanıtını aldım.

* "Şey" ne demek?
Eşya kelimesinin tekilidir.

* Kullanmak sanki ayıp bir şeymiş gibi... Cehalet belirtisiymiş gibi algılanıyor.
Hayır, "şey" önemli bir kelimedir ama nerede kullandığınıza bağlı tabii.
"Şeyin şeyine şey ettim" derseniz olmaz.

* "Şeyini şey ettiğimin şeyi" olmaz yani...
Olmaz tabii. İşte orada içine hangi anlamı katarak söylediğinize bakmak gerekir.

* Dil bendini çiğneyip aşan bir şey değil midir? Yani kuralları sonradan gelmez mi?
Dili anlatırken güzel bir benzetme yapılır: Dil bir araçtır. Ama nasıl bir araç? Otomobil gibi uçurumdan bile aşağı sürebileceğiniz değil; at gibi gün geldiğinde korktuğu yerden bir adım bile götürtemeyeceğiniz araç.

* Neden hostes yerine "gök götürü konuksal avrat", otobüs için "çok oturgaçlı götürgeç", dediniz?
Bunlar tamamen bir uydurma. TDK'yi küçümsemek ve alaya almak için uyduruldu bunlar. TDK, hiçbir zaman bu tür karşılıklar önermedi.


GİRİŞİMCİLİK ALIŞKANLIĞINI GELİŞTİRMEK İÇİN

 

            Sefere çıkmayı bilin, silahınızı alın ve koşun.

            Gönüllü olun. Gönüllü olan göze çarpar. Özel ilgi görür. Hepsinden önemlisi, gönüllü kişi özel bir yeteneği ve hırsının olduğunu gösterme imkanı elde etmiş olur. Her ne olursa olsun özel görevler için gönüllü olun.

            İşten, çevrenizden tanıdığınız liderleri düşünün. Canlı bir kişi olma formülüne uyuyorlar mı, yoksa bezgin kişiler mi? Önde en fazla iş yapan kişiler canlı aktif kişilerdir. Kenarda kalan, erteleyen, pasif olan kişi liderlik yapamaz. Ancak bir şey yapan, faaliyeti düşünen kişi kendisini izleyecek birilerini bulur.

            İnsanlar faal kişilere güven duyar. Doğal olarak ne yaptığını biliyor kabul edilir. Şimdiye dek faal olmadığı, ne yapması gerektiği söylenene dek beklediği için kimsenin taktir edilip övüldüğünü duymadım. Siz duydunuz mu?

            Her kötü durumdan ders alın.

            Kişinin kendini eleştirmesi yapıcı bir tutumdur. Yeteneksizliğinizden kaçmayın. Gerçek profesyoneller gibi olun. Onlar hata ve yetersizliklerini araştırır ve düzeltirler. Zaten bu yüzden profesyoneldirler.

            Başarısız kişi bir pot kırıp da bundan ders almayan kişidir.

                                                                                              Elbert HUBBARD