Herkes Aslına Çeker

 

Bir gece sevgili aynacık yine gelmiş padişah kızının başucuna. Masalını anlatmaya başlamadan önce demiş ki:

  - Sevgili padişah kızı; büyük kalpler, büyük binalar gibidir; daima kendilerini gösterir.

 

  Pencereden baktığında göremediğin dağın ardında, küçücük bir devlet varmış. Küçük bir devletmiş ama, insanları pek şirinmiş. Irmakları, dereleri, ağaçları, çiçekleri… her şeyi küçücükmüş bu devletin, hem de pek güzelmiş.

  İşte bu devletin bir de padişahı varmış. Sarayında oturur, hiç usanmadan düşünür dururmuş. Artık dayanamayacak hâle gelmiş. Vezirlerini çağırmış yanına:

  - Zaman kaybetmeden haber salın memleketin dört bir köşesine. Her kim bana Hızır’ı gösterirse, dilesin benden ne dilerse. Her bir isteği emirdir benim için. Artık gücüm kalmamıştır. Bu merak birgün öldürecek beni.

  Vezirler bir telaşla emri yerine getirmeye çalışmışlar. Memleketin sağına-soluna, altına-üstüne; kuzeyine-güneyine, doğusuna-batısına adamlar gönderilmiş. Padişahın bu sözleri insanlara duyurulmuş:

  - Duyduk-duymadık demeyin! Padişahımız Hızır’ı görmeyi arzu etmektedir. Her kim padişahımıza onu gösterebilirse kıymetli hediyelerle ödüllendirilecektir. Duyduk-duymadık demeyiiin!

  Padişah bir haber gelir ümidiyle uyku nedir unutmuş. Sabahlara kadar pencerelerde geleni-gideni gözetler olmuş. Neredeyse gökte uçan kuşun kendisine geldiğini zannederek yakalatacakmış. Vezirler korkmaya başlamışlar;

  - Aman padişahımızı bu dertten bir ân önce kurtaran biri çıkmalı, yoksa aklını kaçıracak.

  Aradan bilmem kaç ay geçtikten sonra, çiçeklerin meyveye durduğu bir bahar sabahı bir adam gelmiş saraya. Kendinden emin bir hali, dimdik yürüyüşü varmış. Kapıcıya demiş ki:

  - Tez padişahımıza haber salın, kendisiyle görüşmek isterim. Ona güzel haberler getirdim.

  Kapıcı önce umursamamış bu hali perişan adamın sözlerini:

  - Padişahımız senin gibi birisiyle zaman kaybetmek istemeyecektir. Ne diyeceksen bana de, ben haberi padişahımıza veririm.

  Adam;

  - Ben bilmez miyim padişahımızın çok meşgul olduğunu, demiş. Fakat haberi Hızır’dan getirdim. Çok önemli…

  Kapıcı “Hızır” ismini duyar duymaz telaşlanmış. “Sen buradan ayrılma. Hemen geliyorum.” diyerek vezirlerin yanına koşmuş. Vezirler bu adamın gelişine pek sevinmişler:

  - İnşallah, demişler. İnşallah bu adam padişahımızı bu dertten kurtarır. Artık dayanacak gücümüz kalmadı.

  Hiç zaman kaybetmeden adamı çağırtmışlar. Padişaha da haber vermişler:

  - Sevgili padişahımız, Hızır’dan haber getiren bir adam sizinle görüşmek istiyor. Huzura çağıralım ister misiniz?

     Padişah öyle heyecanlanmış, öyle sevinmiş ki; “hemen gelsin”, demiş. Adam gururla o ihtişamlı kapıdan içeri girmiş. Sanki padişah kendisi, sanki her şey onun emrinde. Başlamış konuşmaya:

  - Efendimiz, duydum ki Hızır’ı görmek istiyormuşsunuz. Ben bu isteğinizi yerine getirebilirm. Ama onu, size  ancak dört yıl sonra gösterebilirim. Yalnız bir şartım var. Bu dört yıl içinde her isteğimi yerine getireceksiniz. Bir dediğim iki edilmeyecek.

  Padişah dinlemiş dinlemiş, sonra da;

  - Tamam, demiş. Bir dediğin iki edilmeyecek. Dört yıl boyunca dilediğin şeye sahip olacaksın. Hiçkimse sana karşı gelmeyecek. Fakat ………, dört yılın sonunda bana Hızır’ı gösteremezsen, eğer sözünde durmazsan ölüm için hazırlan.

  Adam kendinden emin bir şekilde, sesini de gürleştirerek;

 -Beni dilediğiniz şekilde öldürebilirsiniz efendim, demiş.

 

Ve padişah emir buyurmuş, adama bir köşk hazırlanmış. İçi altınlarla doldurulmuş. Bu dünyada sahip olunacak ne kadar şey varsa bir bir verilmiş.

 

Adam halinden memnun, dört yıl sonrasını hiç düşünmeden yaşamaya başlamış. Fakat dört yıl nedir ki, göz açıp-kapayıncaya kadar gelir-geçer. Nitekim giden günlerin hiç farkına varmadan, adam bir de bakmış dört yıl bitivermiş. Bir telaştır başlamış. Padişaha gidip ne diyeceğini bilemiyormuş. Hızır’ı nerede bulsun da getirsin!

 

Eğer yalan söylediğini padişah öğrenirse, onun çok sinirleneceğini de biliyormuş. Dört yıl önce  konuştuklarını birden hatırlayıvermiş. Tek çareyi kaçmakta bulmuş adam. Şehirden çok uzakta bir yer bulmuş kendisine ve orada gizlenmeye başlamış.

 

Padişah adamı getirmeleri için köşke askerlerini göndermiş. Fakat adamın kaçtığını öğrenmişler. Bütün askerler şehrin her yerini araştırmaya başlamışlar.

 

Adam gizlendiği yerde gece-gündüz dua edip yalvarıyormuş:

 

- Beni kurtar. Bu kuyudan çıkmama yardımcı ol. Bunu ancak sen yapabilirsin. Beni kurtar.

 

Korkudan tit tir titriyormuş. O sırada yanıbaşında bir dedecik belirivermiş. Nasıl ve nereden geldiğini anlayamamış bu dedeciğin. Dedecik adama bakmış, hali perişan. Sormuş;

 

- Neden korkuyorsun? Kimden saklanıyorsun böyle? Bana anlatırsan belki bir çaresini bulabiliriz.

 

Adam her şeyi açık açık anlatmış dedeciğe. Dedecik de hiç konuşmadan dinlemiş onu. Sonra da;

 

- Haydi beni  padişaha götür, demiş. Onu bir de ben göreyim.

 

Şehre doğru yola çıkmışlar. Saraya daha varmadan padişahın askerleri yollarını kesmişler. Adamı ellerinden bağlamışlar, doğruca saraya götürmüşler. Dedecik de adamın yanındaymış. Padişah adamı görünce;

 

- İşte dört yıl doldu, demiş. Bana Hızır’ı gösterme vaktin geldi. Her isteğini yerine getirdim. Şimdi sıra sende. Sen de benim isteğimi yerine getirmelisin. Yoksa öleceksin.

 

Adam çaresiz, başını öne eğmiş ve;

 

- Efendimiz, ben size yalan söylemiştim; demiş.

 

Padişah bir vezirlerine, bir adama, bir de dedeciğe bakmış ve şunları söylemiş:

 

- Sen bize yalan söyledin. Öyleyse bunun cezasını çekmelisin.

 

Padişah önce birinci vezirine, “Bu adama nasıl bir ölümü uygun görürsün?” diye sormuş. Birinci vezir;

 

- Sevgili padişahımız, demiş. Bence bu adamı parça parça edelim ve parçalarını meydana asalım. Böylece hiçkimse size yalan söyleme cesaretini bir daha gösteremesin.

 

Bu cevap üzerine dedecik;

 

- Herkes aslına çeker, demiş.

 

Sıra ikinci vezire gelmiş. O da fikrini söylemiş:

 

- Bu yalancıyı bir kazana koyup kaynatalım. En güzel ceza bu olur.

 

Bu cevap üzerine dedecik yine;

 

- Herkes aslına çeker, demiş.

 

Üçüncü vezir de konuşmaya başlamış:

 

- Bu adamı bir tepsiye koyup fırında kebap gibi pişirmeli.

 

Dedecik bu sefer de aynı şeyi söylemiş:

 

- Herkes aslına çeker.

 

Sıra dördüncü vezire gelmiş. Padişah onun düşüncesini de öğrenmek istiyormuş. Dördüncü vezir;

 

- Ey padişahımız, demiş. Siz merhametli bir hükümdarsınız. Hızır’ı ne kadar görmek istediğinizi biliyorum. Öyleyse Hızır aşkına bu adamı affedin. Çünkü onu bağışlamanız size yakışan bir harekettir. Mutlaka bunun karşılığında büyük mükafatlar verilecektir.

 

Bu sözlerin sonunda dedecik yine aynı cümleyi söylemiş:

 

- Herkes aslına çeker.

 

Padişah dayanamayıp dedeciğe dönerek konuşmuş:

 

- Kimsin bilmiyorum, fakat vezirlerim için hep aynı şeyi söyledin. Bu ne demek?

 

Dedecik padişaha şu cevabı vermiş:

 

- Ey padişah! Birinci vezirin bir kasabın oğludur. Bu yüzden adamı, bir kasap gibi parçalayıp astı. İkinci vezirin bir aşçının oğludur. O da adamı yemek gibi kazana koyup kaynattı. Üçüncü vezirin bir kebapçının oğludur. Bu sebeple adamı fırına koyup kebap gibi pişirdi. Dördüncü vezirin ise, bir alimin oğludur. O, “affedilsin” dedi. Çünkü merhametli olmayı öğrenmişti. Hepsi de görgüsüne göre ceza verdi.

 

Bu sözleri dinlerken padişah düşünceye dalmış. Tam bu sırada dedecik;

 

- İşte ben Hızır’ım, demiş ve ortadan kaybolmuş.

 

Padişah hemen tahtından kalkmış, dışarıya bakmış. Fakat hiçbir şey görememiş. Sonra da şunları söylemiş:

 

- Bu dünyada Hızır’ı görmeyi öyle çok istemiştim ki, bu adam sayesinde işte gördüm. Bana insanları nasıl tanıyacağımı da öğretti. Ve merhametli olmanın ne kadar güzel olduğunu gösterdi.

 

Böylece adam ölümden kurtulmuş ve padişahla beraber sarayda yaşamaya başlamış. Yine bir dediği iki edilmiyormuş, ama artık adam hiçbir şey istemiyormuş.


DÜNYA HAYATI

 

Abdullah İbni Mesut'tan rivayet edildiğine göre, Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem  bir hasır üzerine yatmıştı. Kalkınca, yan tarafında hasırın iz bıraktığı görüldü. Kendisine :

-        Ya Rasulallah sana bir şey (yani bir yumuşak yatak) alsak, dedik. Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem :

- Benim dünya ile ne alakam var. Ben dünyada ancak bir ağaç altında gölgelenmiş , sonra ağacı bırakarak kalkıp gitmiş olan bir binici ( yolcu) gibiyim “ buyurdu.

                                

       Evet, insan burada misafir ve yolcudur ve  ebedi yolda kendisine lazım olacak eşyayı ve erzakı buradan temin etmekle mükelleftir.

       Misafir ev sahibinin işine karışmaz...

       O misafirhaneye kendi evi gibi sahip çıkmaz, tahakkümde bulunmaz.

       Yapılan ikram ve muameleleri tenkit etmez, nankörlük etmez, inkâr etmez.

       Hasılı; misafir olan kimse, beraberinde getirmediği ve kendisi ile birlikte götüremeyeceği şeylere âlaka duyup kalbini bağlamaz, gönlünü kaptırmaz.

Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem, bir gün İbn-i Ömer’in omzundan tuttu ve şöyle dedi  :

“Dünyada sanki gurbette imişsin gibi , veyahut bir yolcu gibi ol ve kendini kabirde yatanlar arasında say.” İbn-i Ömer (ra) da öyle yapar , hem de şu tavsiyelerde bulunurdu :

“Geceye gireceğin vakit sabahı bekleme. Sabaha çıktığın vakitte geceyi bekleme. Ve sıhhatinden hastalığın için, hayatından da ölümün için bir şey yapıp hazırlama fırsatını kaçırma.”

Evet , bizim halimiz şudur:

 

“ Ana rahminden geldik pazara

Bir kefen alıp döndük mezara.”

 

Gerçekten dünya hayatı , âhret hayatının  yanında geçici ve  değersizdir.

 


VEHİM

Öğrenciler çalışıp çabalamaktan, her gün okula gelmekten bıkmışlar, bir şeyler yapıp, hocalarının başına iş açıp, okulu kırmayı kafalarına koymuşlardı. Nasıl yapacakları konusunda uzun uzun düşündüler. İçlerinde en zeki olan  bir plan hazırlayarak arkadaşlarına anlattı:

- Bakın, aklıma gelen plan şu: Hoca Efendi geldiğinde yarımız dışarıda olacağız. İçeri önce ben , sonra da sırayla sizler geleceksiniz . Her gelen : “ Aaaa !!.. O ne Hocam?. Rengin kaçmış , yüzün sapsarı. Geçmiş olsun , geçmiş olsun !.. Vah vah vah !...  Ya hava çarpması , ya sıtma olmuşsun!.. Rahmetli  Kâzım Amca ‘ nın ki de böyle başlamıştı . İnşallah sizin ki ona benzemez. “ diyeceksiniz.  Hoca bu sözlerden biraz olsun vehme düşer. Hiç belli etmeden tatbik edersek korkmayın .. muradımıza ereriz.

Çocukların hepsi de:

- Aferin zeki çocuk , bahtın daima yaver olsun, Allah sana yardım etsin , dediler. Birleşip hiç birisinin bu kavilden dönmeyeceklerine dair kuvvetlice ahdettiler , sonra da planlarından kimseye bahsetmemeleri hususunda sözleşerek dağıldılar.

Ertesi gün oldu . Çocuklar bu düşünceyle mektebe geldiler. Herkes zeki çocuğun gelmesini bekliyordu.  Çocuk geldi, hocaya selam verip dedi ki:

- Hayır ola Hocam . Benzin sararmış !”

Hoca:

- Saçmalama. Ne sararması? Hasta filân değilim. Geç yerine otur, dedi.

Dedi ama hatırına bir vehim tozudur kondu. Gönlünü endişe sardı. Derken başka bir çocuk girdi içeri, kırk yıllık aktör gibi, gözleri irileşmiş ve hocanın yüzünde sabitlenmiş olarak aynı şeyleri söyledi. Daha sonra gelenler de...

Kadın erkek bütün halk secde edip :“Sen Tanrısın, sen padişahsın” demeleri de Firavun’un gönlüne tesir etmiş , vehminden ejderha kesilmiş, başına gelenlerin tümü de o yüzden olmuştu.

Hoca vehimden, korkudan hastalandı. Yerinden kalkarken:

- “Zaten sevgisi az, bu durumda olduğum  halde halimi , hatırımı sormadı bile. Rengimin solukluğunu, benzimin uçukluğunu haber dahi vermedi. Kastı var. Benden kurtulmanın çarelerini arıyor demek ki!.. Güzelliğine , cilvesine sarhoş olmuş!.. Benden ise haberi bile yok!.. Halbuki leğenim damdan düşmüş, rüsvay olmuş gitmişim!...” diye karısına verdi , veriştirdi.  Evine vardığında kapıyı şiddetle açtı . Çocuklar da hocalarının arkasından geliyorlardı.

Karısı:

- Hayır ola?.. Erken geldin !..  Allah esirgesin , başına kötü bir şey gelmesin de... dedi.

Hoca dedi ki:

- Kör müsün sen?.. Betime benzime bakmıyor musun hiç?.. Yabancılar bile derdimle dertleniyor, feryada geliyorlar da , sen evimin içinde olduğun halde düşmanlığından, bana karşı olan münafıklığından yanıp yakıldığımı görmüyorsun bile!..

Kadın:

- A Hocam senin bir şeyin yok!..  Bu endişen saçma bir vehimden ibaret, dediyse de...

- A kahpe kadın, inat mı ediyorsun?.. Kırgınlığımı, tir tir titrediğimi fark etmiyor musun ?.. Körsen benim ne suçum var?  Ben kendi derdime düştüm , bu gam ve kederden perişan haldeyim zaten!.. dedi hoca.

Kadın dedi ki:

- Hocam, ayna getireyim de bak!. Benim bir suçum var mı, yalan söylüyor muyum , anla.

- Git!... Aynan da batsın sen de, dedi hoca , devam etti: Zaten daima bana buğz etmede , kin gütmede, benimle inatlaşmadasın. Yatağı yay,  yorganı getir de yatayım , başım iyice ağırlaştı , dedi.

Kadın biraz duraklayınca da:

- Haydi, be hey düşman!..  Senin lâyığın bu laf. Durmasana, diye bağırdı.

Kadın yatak yorgan getirip döşerken:

- İçi vehim ateşiyle dolu. İmkân yok, bir şey söylesem beni itham edecek. Fakat söylemesem de bu hastalık, sahiden hastalık haline gelecek. “Kötüye yorma , vehimlenme; insanı hiç bir hastalığı yokken hasta eder. Nebi hadisinde: Hasta değilken kendinizi hasta gösterirseniz, sahiden hastalanırsınız...”  diyor. Hasta değilsin desem:” Bu karı yalnız kalmayı istiyor, yapacağı bir iş var, beni evden çıkaracak ki, istediği kötü işi rahatça yapabilsin ...” diyebilir!... diye söylendi içinden.

Hoca yorganı çekip uzandı , ahlayıp ,puflayarak inlemeye başladı. Çocuklar da orada oturup yüzlerce dertle (!!!) ders yapmaya koyuldular.  Bir yandan da:

- Bunca işler işledik, bunca düzenler dizdik, yine de zindandayız. Kurduğumuz yapı; kötü yapıymış, biz de kötü kurucularız... diyorlardı.

O zeki çocuk, arkadaşlarının kulağına eğilerek:

- Arkadaşlar ; dersinizi bağıra bağıra okuyun , bu hocaya fena gelir, baş ağrısı fazlalaşır, bu yaptığımız belki para eder, dedi.

Öyle de yaptılar. Sonuç tam düşündükleri gibi oldu. Hoca:

- Çocuklar başımın ağrısı fazlalaştı, haydin gidin, dedi.

Çocuklar yerleri öperek:

- Ey kerem sahibi;hastalık senden uzak olsun ... dediler, fırlayıp tanelere uçuşan kuşlar gibi evlerine koştular.

Anneleri kızarak sordu:

- Bu gün mektep var, ne yapıyorsunuz siz ? Gözünüz oyundan başka bir şey görmüyor.

Çocuklar özür beyan edip dediler ki:

- Dur hele anne!.. Suç bizim değil. Bizim hiç bir kabahatimiz yok!.. Hocamız hastalandı, perişan bir hale geldi.

Anneleri:

- Hile, düzen. Siz bir ayran için yüz yalan söylersiniz. Hele sabah olsun, hocanıza gideyim de işin aslını öğreneyim , dedi.

Çocuklar da:

- Peki, git!.. Git de , doğru mu söylüyoruz, yanlış mı anla , dediler.

Sabah olunca anneleri hocayı dolaşmaya gittiler. Baktılar ki hoca , ağır bir hastalığa tutulmuş, yatmakta. Fazla örtündüğü, başını bağladığı, yüzünü kapattığı için kan-tere batmış. Hafif hafif inlemekte!.. Hepsi “Lâ Havle ..” çekerek:

- Hayır ola hocam?.. Bu baş ağrısı nedir?.. Allah sağlık versin, vallahi hiç haberimiz yoktu, dediler.

Hoca:

- Benim de haberim yoktu, bu kahpe oğulları haber verdiler.  Ben çalışıp çabalıyordum, haberim bile yoktu. Meğerse içimde dehşetli bir hastalık varmış, dedi.

İnsan bir işe ciddiyetle koyuldu mu, gözü başka bir şey görmez. Mısır’lı kadınlar da Yusuf’un güzelliğine daldılar da ; ellerini parçaladıklarının farkına dahi varmadılar... Nice babayiğit erler vardır ki; savaşta elleri , ayakları kesilir de yine savaştan el çekmezler, sağlam sanırlar kendilerini. Fakat sonradan görürler ki, bir hayli kan akmış, lâkin haberleri dahi olmamış!...

 

Mesnevi:3.Cilt - Sayfa:123-....-131

 


DİREK

Bütün Dünya dergisinde Aralık 1998 tarihinde yayınlanmış, gerçek ve hoş bir olay!
Ondokuzuncu yüzyılın ortalarında büyük bir balina avcılığı filosuna sahip olan E.M. Robinson çıkar söz konusu olunca son derece acımasız davranmasıyla ünlü bir kişi imiş. Bir seferinde Mary L. adlı balina gemisi iki yıllık bir yolculuktan sonra New Bedford limanına dönünce yolculuk sırasında geminin ana direğine tırmanıp direğin üzerine isminin baş harflerini yazan 15 yaşındaki miçoyu cezalandırmaya kalkışmış. Miçoya, nemli hava ve rüzgarın ismin kazındığı yerden tahtaya girerek direğin çürümesine neden olacağı tezi ile aylık ücreti olan beş doların 24 ay sonunda 120 dolara vardığını, ama direğin de tam 120 dolar değerinde olduğunu, bu sebeple de ona hiçbir şey ödemeyeceğini, yeni bir direk almak zorunda kalacağını bildirmiş. Gemi personeli ağlamaklı miço Tommy'ye Butler adında ve bu işlerle uğraşan bir avukata müracaat etmesini söylemişler. Avukat hikayeyi dinledikten sonra miçoya gemiye gitmesini ve gemide direk değiştirme veya direk ile alakalı tamirat yapılıp yapılmadığını tespit etmesini ve geri gelip bildirmesini söylemiş. Miço Tommy kendisine söyleneni yapmış. Verdiği rapora göre geminin sadece sintine pompası değiştirilmişmiş ve direkle ilgili hiçbir icraat yokmuş. Üstelik gemi de ertesi gün iki yıllık yeni bir seyahate çıkıyormuş.

Bu bilgiden sonra avukat Butler, Robinson adlı gemi sahibinin yazıhanesine gitmiş. Ve ona şöyle demiş: 'Bay Robinson Tommy'ye geminin ana direğini satmışsınız, ama malı teslim etmemişsiniz. Biz bu direği istiyoruz! Üstelik geminiz iki yıllık bir seyahate çıkacağına göre direği hemen bugün alacağız!'

Robinson avukattan kurtulamayacağını anlayınca direği yeniden geri satın alacağını ve bunun için de 120 dolar ödeyeceğini söylemiş ve cüzdanını açarak 120 doları saymaya başlamış. Fakat bu sefer avukat parayı yeterli bulmamış, 'Bizim direğimiz satılık değildir, direğimizi istiyoruz. Ama eğer direği kiralamak isterseniz onu size kiralayabiliriz ama müvekkilim onu size aylığı on dolardan 240 dolara iki yıllık kiralamayı teklif ediyor! Kabul etmezseniz de hemen direği sökeceğiz!'

Herhalde Robinson'un küfürle karışık da olsa 240 doları ödediğini tahmin ettiniz!


İNANÇ GÜCÜNÜ GELİŞTİRMEK

1.   Başarıyı düşünün, başarısızlığı düşünmeyin.

2.   Kendinize hep düşündüğünüzden daha iyi olduğunuzu anımsatın.

3.   Büyük düşünün.

 

            Bir eğitim programı 3 şey yapmalıdır.

1.   İçerik sunmalı ( Ne yapmalı )

2.   Metot sunmalı ( Nasıl yapmalı )

3.   Sonuç vermelidir.

 

            Mükemmel bir laboratuarınız var ( İnsanlar ). Size düşen deney ve gözlem yapmak.

            Neden bazı insanların bir çok arkadaşı var da bazılarının bir kaç tane var?

            İnsanlar neden bir kişinin söylediğini memnuniyetle kabul ediyor da, aynı şeyi söyleyen bir başkasını dikkate almıyorlar? Neden Can bu kadar başarılı da Kemal değil.


İnsanlar Genellikle Görmek İstediklerini Görür

Ve Duymak İstediklerini Duyarlar

 

Başkası bir işi uzun sürede yapıyorsa, yavaştır.

Ben uzun sürede yapıyorsam, titizimdir.

 

 

Başkası bir işi yapmıyorsa, tembeldir.

Ben yapmıyorsam, meşgulümdür.

 

 

Başkası bir işi söylenmeden yapıyorsa, sınırlarını aşmıştır.

Ben yapıyorsam, bu insiyatif kullanmaktır.

 

 

Başkası bir görgü kuralını çiğniyorsa, kabadır.

Ben çiğniyorsam, kendime özgü birisiyimdir.

 

 

Başkası amirini memnun ediyorsa, yalakadır.

Ben ediyorsam, bu ortak çalışmadır.

 

 

Başkası öne geçerse, bu kuralları ihlal etmektir.

Ben başarırsam, bu sıkı çalışmanın ödülüdür.


BİLİNEN GERÇEK

Sıradan bir gün daha başlıyordu. Her şey hazırdı. Dalışa geçecek ve bu dünyayı incelemeye devam edecekti. Paletlerini giyindi, deniz gözlüğünü taktı, hava tüpünü de sırtına geçirdikten sonra kendini suya bıraktı.

Bu dünya başka bir dünyaydı onun için, hiçbir insan yok. Kendini deniz hayvanlarıyla bir hissediyordu. Biraz derinlere indi. Her yer ışıl ışıl parlıyordu. Güneşin ışınları denizi adeta yalıyordu.

Daha sonra yüzeye doğru yüzdü. Denizin bir metre altında yüzüyordu. Her şey ne kadar güzeldi. Kendini suyun yüzüne çıkarınca başka bir farklı dünyada hissetti kendisini. Evet, iki dünya arasında hayatı sürüyordu. Bu iki farklı dünyada yaşamayı seviyordu. Teknesine doğru baktı, biraz fazla açılmıştı. Su üstünde iki dakika durduktan sonra tekrar denize daldı. Teknesine doğru yüzmeye başladı.

Denizin altında yüzen balıklar, taşın altında bulunan yengeçler, yunuslar, kara ve su kaplumbağaları, hepsi iki dünyanın farklı yaratıklarıydı. Bir hayvan, kara hayvanı mı yoksa deniz hayvanı mı olduğunu nereden biliyordu acaba. Konuşacak bir dilleri olmasa bile, bütün bu harikaları anlayabiliyorlar mıydı.

Suyun altında yüzerken, biran kendini daha yoğun bir yerde hissetti. Bir farklılık olduğunu anlamıştı adam. Tekrar geri dönerek yüzmeye başladı. Yine eski ortamında buldu kendini. "Denizde iki ortam nasıl olabilir" diye düşündü. Denizin yoğunluklarının farklı olduğu yerin tam ortasında durdu. Yüzeye doğru tekrar çıktı.

Dalgıç, teknesine yüzdü. Dümenini, kendisine farklı gelen, yoğunluğunun farklı olduğunu hissettiği yere kırdı. Oraya geldiğinde denizi bir güzel incelemeye başladı. Kendi gördüğünü, belki normal bir insan, yani bu dünyayı iyi tanımayan bir insan göremezdi. O alana baktığında denizin renginin, sanki arasına gizli, görünmeyen bir cam sokulmuş gibi, birdenbire farklılaştığını anladı. Bu farklılığı daha iyi anlayabilmek, bitmek bilmeyen öğrenme isteğini tatmin etmek için tekrar denize daldı. Su üstünde, kendisinin keşfettiği alana doğru yüzdü. Gerçektende burada, bir anormallik vardı.

Denizin suyunun rengi, belki de kendisinden başka hiçbir kimsenin göremeyeceği bir durumdu bu, aniden farklılaşıyordu. Bu sefer deniz gözlüğünü ve tüpünü yanına almamıştı. Çünkü bu seferki dalışının asıl amacı deniz diyarını incelemek değil, iki dünyayı birbirinden ayıran bu sınırdaki farklılığı anlayabilmekti.

Dalgıç, dudaklarını, daha koyu olarak gördüğü suya değdirdi. Diliyle dudaklarını sıvazladı. Evet, su tuzlu suydu. Daha sonra dudaklarını, daha açık ördüğü suya değdirdi. Bu seferki su tatlı suydu. Kaptan, denizlerle ilgili müthiş bir şey keşfettiğini anladı o an. Bu alanda tatlı su ile tuzlu su birbirine karışmıyordu. Bugün onun için çok güzel bir gündü. Keşfettiği bu alanı beynine iyice kazıdı; çünkü burayı unutmaması gerekiyordu, keşfinin kanıtlanmasında iyi bir örnek olacaktı.

Teknesine çıktı. Kendisinin bulunduğu yere yakın olan bir arkadaşına doğru yol aldı.

Kaptanın arkadaşı, evinde yemek hazırlıyordu. Yalnız bir insandı. Bütün ev işleriyle kendisi uğraşırdı onun için. Yemeğini hazırladıktan sonra küçük bir masada yemeye başladı. Bu sıralarda kapının zili çalındı. Kapıyı açtığında karşısında kaptanı gördü. Daha yeni dalış yaptığını anlamıştı; çünkü her nedense kurulanmamıştı.

"Nedir bu halin kaptan, neden kurulanmadın?"

"Bırak kurulanmayı, bugün çok özel bir gün."

"Sofra hazır, gel ilk önce bir güzel karnımızı doyuralım, daha sonra bugünün neden güzel bir gün olduğunu konuşuruz."

Kaptan üstüne baktı: "İzin verirsen şu üstümü bir değişeyim."

"Tabi canım. Ben de bir tabak daha koyayım sofraya."

Kaptan ıslak elbiseleri üzerinden çıkartarak kuruları giyindi. Heyecanla sofraya yaklaştı. Arkadaşı onu görünce: "Gel sofraya, biraz yiyelim. Dalıştan geliyorsun, acıkmışsındır."

"Canım hiç yemek istemiyor. Biliyor musun bugün daldığım zaman denizlerle ilgili bir şey keşfettim."

"Neymiş o keşfettiğin şey."

"Yüzerken bir alandaki farklı renkteki deniz sularını gördüm. Bunları incelediğimde denizin tatlı suyu ile tuzlu suyunun birbiriyle karışmadığını buldum."

Kaptanın arkadaşı bu sözleri duyunca gülmeye başladı.

"Neden gülüyorsun."

"Neden güleceğim. Bunu sen keşfetmedin ki. Ben zaten bunu biliyordum."

Kaptan şaşkınlaştı:

"Nasıl olur, bunu ilk ben keşfettim, hem sen dalmıyorsun bile."

"Tamam dalmıyorum. Zaten bunu dalarak öğrenmedim. Bir kitaptan okudum."

"Nasıl olur. O kitap sende mi?"

"Evet bende."

"Görmek istiyorum. Lütfen göster bana."

Kaptanın arkadaşı, kitaplığına gidip yeşil renkli bir kitap aldı. Bir sayfayı açtı ve kaptana gösterdi.

"Evet" dedi kaptan, "gerçektende bu biliniyormuş. Bu kitabı hangi denizci yazdı?"

Kaptan bu kitabı kimin yazdığını anlayabilmek amacıyla ön ve arka kapağı kontrol etti. Fakat bir bilgiye rastlayamadı. Arkadaşı ise kaptana bakıyor, kendini gülmekten alamıyordu.

"Boşuna araştırma" dedi, "Bu kitap Allah'ın kitabıdır."


HEZEYANLAR:

Bu gece çalışırken içim geçmiş. Uyku ile uyanıklık arası bir rüya gördüm.Yine masamın başımdayım rüyamda. Bir anlığına kağıtların arasından başımı kaldırdım. Boğaz karşımda işte. İşte dolmabahçe, işte benim sevdam “gecesi sümbül kokan İstanbul”.

Ve bir siluet gördüm tam dolmabahçenin üzerinde. Sarı, açık sarı bir parıltı. Ne olduğu belli değil ancak bariz bir güzellik işte. Yakıcı değil güneş gibi, han bazen güneşe bakmaya çalışır insan bakamaz ya gözü kamaşır, öyle değil. Buna baktıkça bakası gelir insanın.

Sonra o parıltı kayboldu yavaş yavaş , ya da ben uyandım, tekrar baktım dolmabahçe sırtlarına, her şey normal.

Galiba biraz daha çok çalışıyorum. Üzerinde çalıştığım kitap, benim gibi bir arşivcinin güncesi. Tabii o zamanlar şimdi benim yaptığım gibi ses kaydı alamıyorlarmış arşivciler. Ben şimdi tüm çalışmalarımı kaydediyorum. Onlarsa yazıyorlarmış.  İşte böyle bir kitap sökmeye çalıştığım. Ama bir zorluğu var bu kitabın, arşivci, aynı benim gibi kendi yazdıklarını kıskanıyor olacak ki, notlarını şifrelerle tutmuş. Bildiğimiz harfler bu kitapta yer değiştirilerek yazılmış. Mesela, “sin” harfi “elif” olarak okunmalı ki doğru okunsun. Yoksa saçma sapan manasız kelimeler çıkıyor ortaya. Ben de tersten kaydediyorum sesimi, ilk anda anlaşılmasın diye. Bir merak işte, bir zora sokma merakı.

Bu gece harflerin çoğunu çıkarırım galiba, ama yine de kolay değil, bakalım ne olacak.

 

Kaset 1/ b yüzü

 

         Gün doğdu. Ben sadece üç harf sökebildim. “Sin, ra , ye” . Çok zorlamış adam kendini, resmen yeni bir fonetik. Ama, bu özellik kitabın çekiciliğini de arttırıyor benim nezdimde. Daha başlangıçtayız, bakalım el mi, yaman bey mi?

 

Kaset 2/ a yüzü

 

         Üç gün geçti. Tüm alfabeyi söktüm. Artık, hafif hafif kelimeleri de çıkarmaya başladım. İlk kelimem “sarı” oldu.  “sarı” kelimesi o kadar çok geçiyor ki kitapta. Bir şeyi niteleyen sıfat olarak kullanmış “sarı” kelimesini arşivci.

Bir de, ilginçtir, hani ilk kasette bahsettiğim rüya var ya, her gece görüyorum o rüyayı. Daha doğrusu her gece biraz daha gelişmişi konuk oluyor düşlerime. İlk gece bir parıltıdan söz etmiştim ya, işte o rüya. Her gece parıltı biraz daha ziyadeleşiyor, güzelleşiyor. Hatta bir şeylere benzetmeye bile başladım. Sanki, çiçek gibi...

 

 

Kaset 2 / b yüzü

 

Aynı gece. Sabah ezanları okunmaya başladı. Elektrik de kesik, mum ışığında çalışıyorum.  Elektrik daha beş gün kesik kalacakmış “enerji isale hatlarındaki teknik bir arıza nedeniyle İstanbul’un bilmem kaçta kaçına elektrik verilemeyecekmiş...” . Allah’tan ses kayıt cihazım pilli.

Bir arşivcinin güncesini okumak zor iş. İşin ahlakî boyutunu da düşünmek lazım. Sen tut, adamın her şeyini oku münker nekir gibi. Ama, işin ucunda biz yaştakilerin ve sonrakilerin geçmişten haberdar olma haklarını da göz önüne getirince, bu noktada her ne kadar kendimi avutuyorum gibi gelse  de bana, yaptığımız haksızlık biraz daha şirin geliyor gibi.

Dediğim gibi, bir arşivcinin güncesini okumak zor iş , bir de “dejavu” gibi. Sanki kendimi okuyorum. Bu da geceleri çalışıyormuş anladığım kadarıyla. Hem artık bir ortak yanımız daha var, ben de, mecburiyetten de olsa, mum ışığında çalışıyorum. Ve gariptir, her gece aynı rüyayı görüyorum.

 

Kaset 3 / a yüzü

 

Bu gece iyice daldım işime. Ve bir şey keşfettim. Bizim arşivci vardı ya, hani günlüğünü okuduğum, adamın penceresinin baktığı yer ile benimki aynı, yani dolmabahçe sarayı. Bu hiç normal değil ama, arşivci garip bir rüyadan bahsediyor kitabında, “sarı rüya” deyip duruyor. Tam anlamıyorum ne demek istediğini, ama dedim ya bu hiç normal değil.  Çünkü ben de sarı rüya diyordum rüyama. Ve her gece rüyamda, sarı bir ışık görüyorum.

 

Kaset 3 / b yüzü

 

Hasta oldum. Gece pencere açık kalmış, sigara dumanı dışarı çıksın diye açmıştım. Biraz ayaz yedim galiba, eh ne yapalım, başa gelen çekilir. Ben de kitabı yatakta okurum. Yeni bir sayfaya başlayacağım şimdi, bakalım neler yazmış bizimki.

Aman Allahım! Bu böyle olmamalı. Arşivci hasta olduğundan bu yüzden de şu an hasta yatağında çalıştığını yazmış. Hatta rüyayı ilk kez bu gece yatarken gördüğünü anlatmış. Ve tam olarak ne gördüğünü de yazmış: Sarı bir gül.

Ve ben, dün gece, hasta yatağımda uyurken, Dolmabahçenin üzerinde parıldayan sarı bir gül gördüm.

Yoksa...

 

Kaset 4 / a yüzü

 

Biraz iyi gibiyim. Her ne kadar kafayı çizmek üzere olsa da insan saçma sapan eski bir defter(ya da kitap her ne haltsa) ve her ne kadar hasta ve aç da olsa, biraz uyuyunca biraz iyi gibi oluyor. Ağzımın tadı yok, zaten yalnız yaşıyorum doğru dürüst yemek yapmayı da bilmem, bu birkaç gündür iyice yemekten içmekten kesildim. Şu defter de iyice canımı sıkmaya başladı.

Sanki adam beni yaşamış vaktiyle de beni yazmış, ya da ben onu yaşıyorum.

Her ikisi de imkan dışı ama...

Adamın özel hayatıyla ilgili tek bilgi yok hiçbir yerde. Ne bir kadından bahsediyor, ne de ana babasından. Bende de aynı. Bir de tüm bunlar yetmiyormuş gibi, adamla hep aynı rüyayı görüyoruz ve de sonra oturup birlikte hasta oluyoruz.

Bu normal değil.

Ya öykücü kafayı yedi iyiden iyiye, ya da bana yedirtecek.

 

Kaset 4 / b yüzü

 

Tekrar masamdayım, yine çalışıyorum. İyice hızlandı okumam. Hem, defterin bitimine de az kaldı. Bir de rüya gördüm bu gece yine. Yine o sarı gül Dolmabahçe’nin üzerinde, ışıl ışıl. Uyandıktan sonra  elime kağıt kalem alıp resmini çizdim rüyamın, tabii hatırladığım ve becerebildiğim kadarıyla. Akıl bu ya, sonra da ikiye katlayıp çizdiğim resmi, eski bir defterin arasına sakladım, hani biri günün birinde bulur mulur da kafayı yediğimizi düşünür...

Bakalım ne yazmış bizimkisi bu yeni sayfaya... Ama bir dakika yine bir gariplilik var burda. Defterin bu sayfası diğerlerinden kalın, adam iki sayfayı birbirine yapıştırmış. Acaba neden? Neden olacak salak, tabii ki bir şeyler saklamak için. Dur bakalım, şu köşeden yırtmaya çalışayım. Amma da sıkı yapıştırmış. Sağı solu biraz zedelendi ama, açıldı işte.

Bu kadar olamaz öykücü, bu kadar olamaz.

Benim çizdiğim resmin tıpkısı...

 

Kaset 5 / a yüzü

 

Okumayı bıraktım. Nasıl olsa okuduğumun aynısı olacak. Geleceği öğrenmek çok büyük aptallıkmış. Belki de adam üç beş sayfa sonra ölür ve ben de  o üç beş sayfayı vaktinden önce okursam, öleceğimi öğrenmiş olurum. Öleceğim yoksa bile, öldüm ölüyorum diye korkudan ölür insan. Hem bir de öleceksem gerçekten, yani bu öykücü beni bir deli saçması yüzünden öldürecekse; ondan her şey beklenir zaten, milletin kafasını gözünü kopartan bir cani bana mı acıyacak ; bu ölümü üç gün beklemekte işkencelerin en büyüğü olur benim için. Ya da, ne bileyim, belki hastalıklı falandır adam, belki ben de hastalıklıyımdır, veyahut delidir, onu şifahaneye götürmek için gelen hastabakıcıların kapıya vurduğunu okuduğum zaman ne malum elinde deli gömleği olan birilerinin odaya dalmayacağı?

Ne olacaksa benken olmalı.

Ne olacaksa benken olmalı.

 

***

 

Arkadaşımın masasının üzerinde bulduğum kasetler bunlar. Sonrası meçhul.

Kitabın devamını okudu mu okumadı mı bilmiyorum. Ancak ben onun notlarından yola çıkarak, kitabın son satırlarını , biraz eksik de olsa, okumayı başardım. Adam şöyle yazmış:

“Gülüm beni çağırıyor, gülüm bana gel diyor. Her şeyi bırakarak bana gel diyor, ona gidiyorum, o bana geliyor, ben ona gidiyorum, düşüme gidiyorum,

hayalime gidiyorum, gülüme gidiyorum.”

İşte arkadaşım kayıplara karışmadan önce masasında bıraktığı her şey : deli saçması bir kitap, birkaç kaset, birkaç ucu bitmiş kalem, biraz kahve.

Galiba ne olacaksa “o” iken olmuş.

Kim bilir, belki “O”nu da gülüne kavuşturmuştur...

 

 

Kaset 6 / a yüzü

(Bu kaset öykücüye çok sonraları ulaştı. Beşinci kasetin b yüzü tekrar kontrol edildi, boş olduğu tekrar belirlendi, dinleyelim bakalım bu kasette ne demiş?)

Ey öykücü,

İşte ilk kez senden habersiz bir şey yapıyorum. (Sen öyle san) Bu yaptıklarımı yazamayacaksın. (Yaaa) Bu delicesine bir zevk benim için. Hem sen bana ne yemek yedirdin günler boyunca, ne bir bardak su içirdin. Ölüm orucunda gibiydim be. Bu gün, bana çizdirdiğin gül resminin üzerinde bir güzel yemek yedim işte, oh olsun. (Sanki o yemeği ben yedirmedim sana!)

Sonra da çay döktüm üstüne. İçim buz gibi oldu.

Hem herkesin sandığı gibi sarı güle gitmedim ki ben, senden kaçtım öykücü senden. Hem yemek yedirmedin bana, sonra tuttun bir de hasta ettin. Sen manyaksın manyak, kalemin senin sözünü neden dinler ki? Kağıtlar neden senin saçmalıklarını taşırlar ki dövme gibi vücutlarında?

Şimdi söyle bakalım. O rüyayı sen görüyordun değil mi?

(Bu kadar yeter arşivci, tamam. Sen kazandın!)