SEVGİLİ ANNECİĞİM
 
Bugün anneler günü... 
Mayısta anneler günü olur ana, sen de bilesin diye yazıyorum bunu, utana utana... 
 
Büyük kentlerde anneler günü, hediyeler, Beyaz karanfiller sunulur, 
Kutsal emeklerin Yüce sevgilerin ödülü. 
 
Bilirim, Yine elinde çapa ile geldi bahar sana, Yine iki büklümsün. 
Bir zaman bana verdiğini,  Şimdi de veriyorsun, 
O uzak köyümüzdeki, el kadar toprağına... 
 
Mayısta anneler günü olur ana Sen de bilesin diye yazıyorum bunu, Utana utana... 
Sırtında gezdim bir zaman, 
Ahırda, tarlada, dağda. Benim ayağıma diken 
Senin yüreğine hançerdi batan. 
 
Sen 
Çatlamış körpe dudaklarıma ağlayan. 
Gözlerin var ya gözlerin... 
En güçlü kötülüklere kalkan. 
'Seni okutacağım 'diye, 
Ant içen kahraman. 
Ve öküzünü satıp, 
Kente ilk gelirken ardımdan, 
sabahlara dek dualar okuyan. 
 
Sağol ANAM, 
Büyüdüm şimdi 
son 'kurtul evladım git buralardan' demiştin ya, 
Gittim uzağa, 
Bugün anneler günü, 
Bağışla yine elini öpemedim. 
Ana gibi yar olmazmış, vatan gibi diyar, 
 
Ağlamak hafifletir yüreğini belki, 
Ağla ki olasın bahtiyar. 
BUGÜN ANNELER GÜNÜ ANA, 
Bir iyilik daha yap evladına; 
 
Bir karanfil tohumu at, 
o çapaladığın eski toprağa.. 
 
 
FİKRET YILMAZ 
 

 

VERMEYİNCE MA’BUD

 

         Ziya Paşa'nın ünlü Terkib-i Bend'inde yine ünlü bir beyti vardır. Halk arasında dil persengine dönüşmüş ve pek çok garibanın şikayetini dile getirmesine medar olmuş bu beyitte Paşa,

Bî-baht olanın bağına bir katresi düşmez
Baran yerine dürr ü güher yağsa semadan

 

buyurur. "Gökyüzünden yağmur yerine inci ve mücevher yağsa, bahtı kapalı olanın bahçesine yine de bir damlası düşmez." demektir. Türkçemizde bu beytin mazmununu ifade eden pek çok deyim, darb-ı mesel ve vecize bulmak mümkündür.

         Muhallebi yerken dişi kırılan nasipsizden ata bindiği halde "ya nasib"i unutan geline, güvendiği dağa kar yağan mareşalden cemaziyelevveli keşf olunan mahzen memuruna kadar pek çok insan bu beyti tekellümde mazurdurlar. Ancak içlerinde bir tanesi, vardır ki şair belki de bu beyti onu derhatır ederek söylemiştir. Önce hikayeyi anlatalım:

        

       Rivayet olunur ki, Sultan II. Mahmud, tebdil gezdiği bir Ramazan gününde Üsküdar'da mücerred bir kunduracının, boş örse çekiç vurarak her hamlede “Tıkandı da tıkandı” dediğine şahit olmuş. Merak saikiyle içeri girip bunun sebebini sormuş. Adam anlatmış:

         - Bir gece rüya gördüm. Çeşmeler vardı. Bazılarından şarıl şarıl sular akıyor, bazılarından sızıyor, bir tanesi de tıp tıp damlıyordu. O sırada bir pîr-i nuranî belirdi. Ona bu çeşmeleri sordum.

         "- Şu şarıl şarıl akanlar, padişahımızın talihidir. Sızanlar devlet erkanından filanca paşaların ve falanca zenginlerin talihleridir. Şu damlayan da senin talihindir." deyip kayboldu. Yerden bir çöp aldım ve benim talihim olan çeşmeye yaklaştım. Çöple biraz kurcalayıp lüleyi açmaya çalıştım. Ah, ellerim kurusaydı! Filvaki çöp kırıldı ve artık eski damlalar da damlamaz oldu. O günden sonra müşterim kesildi, kazancım bitti. İflas ettim, bu hale geldim. Şimdi de talihimden şikayet ile "tıkandı da tıkandı" zikriyle boş örsü dövüyorum.

         Padişah kendini aşikar etmez ve saraya dönünce adamın söylediklerini tahkike memur gönderir. Meğer adamcağız herkes tarafından "Tıkandı Baba" diye tanınmakta ve nasipsizliğiyle bilinmekteymiş. O kadar ki çeşmeden su doldurmaya gitse kurnayı bir kurbağa tıkar; bir mal almak için pazara uğrasa, ona sıra gelmeden mal bitermiş. Sultan, mübarek Ramazan ayında bu garibi sevindirmek ister ve bir tepsi baklava yapılmasını, her dilimin altına da bir sarı altın konulmasını emreder. Sonra tepsiyi, bir zengin konağından iftarlık geliyormuş gibi gönderir.

         Nasipsizlik bu ya; Tıkandı Baba, bir tepsi baklavayı bir iftarda yiyip bitirmek yerine satıp parasıyla birkaç günler iftar etmeyi düşünerek tepsiyi pazara çıkarmaz mı?

         Padişah, durumu öğrenip üzülmüşse de niyetine sadakat ile aynı minval üzere ertesi gün nar gibi kızarmış bir hindi dolması yaptırıp yine içini altın ile doldurarak Tıkandı Baba'ya yollar. Baba'dan baklava tepsisini satın alarak parsayı toplayan uyanık müşteri, bu sefer yine kapıya dayanıp Baba'nın aklını çelmenin yollarını aramaktadır. Der ki:

         - Bre Tıkandı Baba! Sen bir garip ademsin. Tek başına bu hindiyi nice yiyeceksin. Gel sen yine bu hindiyi bana sat.

         Pazarlık tamam olup hindi de kanatlanınca, padişah bu derece safderunluğa aşırı derecelerde öfkelenip derhal Tıkandı'yı saraya çağırtır. Çavuşlar eşliğinde iftar vaktine yakın, karga tulumba sarayın yolunu tutan Tıkandı Baba telaşlanır. "Bir suç işlemiş olmalıyım, ama ne ola ki!" diye kara düşünceler içinde huzura alındığında neredeyse bayılmak üzeredir. Bu hale padişahın yüreği dayanmaz ve öfkesi merhamete döner. Sultan, olup bitenleri anlattığı zaman Tıkandı Baba hayretler içinde hünkarın ayaklarına kapanıp, dualar, şükürler okumaya başlar.

         Padişah ona son bir hak daha tanımayı isteyip doğruca hazine-i hassa odasındaki altın ve mücevher dolu sandıklardan birinin huzura getirilmesini buyurur. Sandık gelir. Sultan Mahmud selamlık dairesinin çini sobasının altını yoklayıp küreği eline alır ve:

         -Tut şu küreği! Sandığa daldır. Ne kadar alırsa hepsini sana bağışladım, der.

         Tıkandı Baba,  fazlasıyla heyecanlanır. Sevinçten titreye titreye küreği sandığa daldırır. Bir müddet iteleyip çalkalar ve itina ile kaldırırsa da kürek ters daldırılmıştır ve sandıktan ancak sap kısmında bir tek kızıl altın ile çıkar. Baba düşüp bayılır. Şair ruhu taşıyan hisli padişah ise seçili bir üslupla o, tarihe geçen sözünü söyler:

        

 - Vermeyince Ma'bud, ne yapsın Mahmud?.

        

        Hikmetinden sual olunmayan yüce Ma'bud, kim bilir hangi kadere binaen o küreği ters çevirmişti. Onca yıllık Tıkandı Baba, acaba Açıldı Baba olsaydı kendisi için daha mı iyi olurdu? Hem kim bilir belki de sonradan Tıkandı Baba, haline şükretmiş ve hayırlısını istemekten dolayı gani gönüllü bir fakir olarak vefat etmiştir. Öyle ya, nasib işi başka şeye benzemez. Hani ne demiş dedelerimiz:

 

Kısmetinse gelir Hind'den Yemen'den
Kısmet değil ise ne gelir elden

 

         Kısmet ardında koşmak elbette kişinin borcudur; illa kısmeti talepte ısrarcı davranmak ve bu yüzden ayrık yollara sapmak meşru değildir. Kul için en hayırlı kısmet, yine her şeyin hayırlısını talep etmekten geçer. Velev şair:

Kara bahtım yoz olur

Taşa bassam iz olur

Ağustosta suya girsem

Balta kesmez buz olur

dese dahi.

         Sağlam bir iman ve akıldan nasibini aldıktan sonra, kişioğlu, yürük at misali kendi nasibini kendisi artırır. Sağlam iman, iyi ahlak, huzurlu bir hayat.. hepsi birer nasib işidir ve kıymeti bilinirse mal mülk nasibinden daha evladır. Gerisi kabiliyete bakar. Nitekim,

 

Kabiliyyet dâd-ı Hak'dır her kula olmaz nasîb

Sad hezâr terbiyye etsen bî-edeb olmaz edîb

 

buyurulmuştur ve Allah bizi edebini muhafaza eden kabiliyet sahiplerinden eylesin. Aksi takdirde kısmetimiz, fani dünyanın fani işleri peşinde ömür tüketmekten başka bir şey değildir. Ve yine buyurulmuştur:

Kısmetindir gezdiren yer yer seni

Arş'a çıksan âkıbet yer, yer seni


YALIN....
  

       Çokluğun yalın halinden uzakta...
       Çok değil kalabalığız. Yalın değil çıplağız. Çokluğun yalın halinden epeyce uzaktayız.

      Ellerimiz kirli. Ellerimizi altına tuttuğumuz sular kirli. Ellerimizi yıkamak isterken kirletiyoruz en çok.Dışımızın karanlığından içimiz sıkılıyor. Ama aynı içimiz, hiç sıkılmıyor içimizin karanlığından.Bir şeyleri anlatamıyorsak, bu daha çok, o şeyleri anlamak istemediğimizden oluyor.
      Anlamlı olana ulaşmak için konuşmuyoruz çoğu zaman. Hayatın ağır katarını itelemek sadece derdimiz. Aynalara ihtiyacımız kalmadı. Çünkü baktığımız bütün yüzler, bir anlamda bizim yüzümüz.    

    Çocuklarımıza sinirleniyoruz. Çünkü onlar cesaretle konuşmayı sürdürdükçe, bizim yaşamazlığımız gizlenemez hale geliyor.

         Ölümden neden korktuğumuzu açıklayacak birçok neden bulabiliyoruz. Ama hayatı neden bu kadar tutkuyla sevdiğimizin bir açıklaması yok.

         Ne zaman bir suç yüksek sesle dile getirilse, bağırarak masum olduğumuzu söylüyoruz. Oysa masumiyet bir fısıltıdır. Başardığımızı düşündüğümüz şeylerin çetelesini başkaları ile birlikteyken ayrı, kendi başımızayken ayrı tutuyoruz. İkinci çetele hep daha uzun oluyor. Kime sorsanız dünyadan umudu kesmiş durumda. Peki neden kimse aynı kesinlikle kendinden umudu kesmiyor?
        Pisliğin giyecek tek bir elbisesi olduğuna inanmak istiyoruz. Çünkü bu varsayım, pisliğin başka kılıklarda yanımıza yaklaşmasını mümkün kılıyor. Her şeyi en kısa zamanda unutmak ümidiyle öğreniyoruz. Her şeyi unutulur ümidiyle söylüyoruz. Seslendirilmemiş bir hafızasızlık andı içmişiz aramızda. Ortaya bir şey koyamayacağımızı bildiğimizden yarını hiç konuşmuyoruz. Hem yarını konuşsak, bugünü de konuşmamız gerekecek. En karmaşık hesapları bile çözebilecek kadar ilerlettik matematik ilmindeki performansımızı. Ama ruhlarımızdaki hesap ve pazarlıkları göremiyoruz yine de. Kimse kimseye güvenmiyor aslında. Ve kimsenin kimseye güvenmesi için de pratik bir neden yok ortada!

         Hatır sormalar gündelik olağan tekerlemeler olarak çıkıyor ağızlardan. Biri  sıra dışı bir cevap verdiğinde, herkesin canı sıkılıyor bu cevaba. Sevgilerin kalıplara dökülmüş o kadar çok hazır cümlesi sürüldü ki piyasaya, kimse kendi sevgisinin sözcüklerini aramaya ihtiyaç duyamıyor.

        Uzun sürmüş bağlılıkların varlığı, neredeyse sadece seçeneksizliklerle açıklanabiliyor artık. Oysa asıl seçeneksizlik, hiçbir şeye bağlanamamaktır. Gerçekte kimsenin günlerini renklendirecek parlaklıkta bir fikri yok. Bu  yüzden sıradan fikirlere parlaklık kılıfı geçiriliyor mecburen. Erdemi, erdemsiz ortamlara yakıştırarak kaldırdık tedavülden. Şimdi kendimizi erdemsiz ortamlara yakıştırmakta bir sakınca görmüyoruz bu yüzden. Mağdur değil mağlubuz. Doğru değil yanlışız.

         Gerçeğin yalın halinden epeyce uzaktayız.
 


TEMEL'DEN...
 
1-SİNYAL
  TEMEL'E BAK BAKALIM ARABANIN SİNYALLERİ ÇALIŞIYOR MU DEMİŞLER.
  -ÇALIŞAYİ ,
  ÇALIŞMAYİ ,
  ÇALIŞAYİ ,
  ÇALIŞMAYİ ....
  
2-BEKLENTİ
  TEMEL'E HANİ SEN GÜZEL BİR DULLA EVLENECEKTİN, NE OLDU DİYE SORMUŞLAR.
  -KOCASİNİN ÖLMESİNU PEKLEYRUM, DEMİŞ.
 
3-GÜVENCE
  TEMEL'İN ON İKİNCİ OĞLUNU ASKERE ÇAĞIRMIŞLAR, ONDAN ÖNCEKİ ON BİR
 TANESİ ASKERDE ÖLDÜĞÜ İÇİN TEMEL İTİRAZ ETMİŞ,
  -SÖYLEYİN PADİŞAHINIZA PANA GÜVENİP SAĞA SOLA SAVAŞ AÇMASUN.
 
4-BALE
  TEMEL İLK KEZ BALEYE GİTMİŞ. PARMAKLARININ UÇLARINDA DANS EDEN KIZLARA
  BAKMIŞ,BAKMIŞ VE ,
  -TAHA UZUN POYLU KİZLARU SEÇSELERDU YA, DEMİŞ.
 
5-BEYİN
  TEMEL'İN BEYNİNE KURŞUN SIKMIŞLAR,
  KURŞUN TEMEL'İN KAFATASININ İÇİNDE ON BEŞ DAKİKA DOLANIP DURMUŞ.
 
6-ZEKA
  FADİME İLE TEMEL'İN ÇOCUĞU OLUYOR. FADİME ;
  -TURSUN ZEÇASINI PENDEN ALMIŞ , DİYOR. TEMEL ,
  -PELLU, PENİMÇİ YERUNDE TURAYİ.
 
7-KAHVALTI
  KÜÇÜK TEMEL ANNESİNE SORAR,
  -ANNE HEPİMİZ LAZ MİYUZ ?
  -ÖYLE
  -DEDEM DE LAZ MİYDU ?
  -LAZİDİ.
  -ONUN BABASI ?
  -HEPİSİ LAZİDİ.
  -ÖYLE TE OLSA ARTIK SABAH KAHVALTILARINDA HAMSİ YEMEK İSTEMEYRUM.
 
8-YEŞİLCİ
  TEMEL AMERİKA'DA OTOBÜS ŞOFÖRLÜĞÜ YAPIYOR. BEYAZLAR ÖNDE , ZENCİLER
 ARKADA OTURURKEN KAVGAYA TUTUŞUYORLAR. TEMEL HERKESİ OTOBÜSTEN İNDİRİP BİR
  İNSANLIK NUTKU ATIYOR , "PUNDAN PÖYLE SİYAH-BEYAZ YOK. HEPİNİZ YEŞİLSİNİZ;
  ŞİMTİ OTOBÜSE PİNEPİLİRSİNUZ, AMA TİKKAT EDİN, AÇIK YEŞİLLER ÖNE, KOYU YEŞİLLER ARKAYA OTURSUN."
 
9-ÜNİVERSİTELİ
  ARKADAŞI CEMAL TEMEL'E ŞİŞİNMİŞ ,
  -PEN ÜNİVERSİTE MEZUNUYUM ,DEMİŞ.
  -PEN DÖRT ÜNİVERSİTE MEZUNUYUM ,DEMİŞ TEMEL.
  -AMMA ATTUN ,DİYE YANITLAMIŞ CEMAL.
  -AMA SEN KAŞINDUN, DEMİŞ TEMEL.
 
10-FIKRA
  TEMEL'E SORMUŞLAR :
  -NEDEN TABANCA TAŞIYORSUN ?
  -LAZ FIKRASI ANLATANLARI FURMAK İÇİN.
 
11-TAZMİNAT
  TEMEL'E ARABA ÇARPAR ,BACAĞI KIRILIR. KAZAYI YAPAN ŞOFÖR PARA
 VEREREK SULH OLMAK İSTER. TEMEL İSTEDİĞİ FİYATI SÖYLER:
  -YİRMİ MİLYAR VERİRSEN VAZGEÇERUM DAVADAN.
  ADAM ŞAŞIRIR,
  -BENİ MİLYARDER Mİ SANDIN, DER.
  -HAÇAN SEN MİLYARDER TEĞİLSUN DA PEN KIRKAYAKMİYUM , DİYE CEVAP
 VERİR TEMEL.
 
12-YİĞİTLİK
  OĞLU TEMEL'E GELMİŞ :
  -PAĞA SAĞA PENZEDİĞUMU SÖYLEDİLER.
  -SEN NE YAPTIN ?
  -HİİİÇ. ÇOCUK PENDEN PÜYUK VE KUVVETLİYDU.
 
13-GAZİ
  BERBER TRAŞTA ÜÇ KEZ KESİYOR TEMEL'İN YÜZÜNÜ ; VAZİYETİ KURTARMAK
 İÇİN BİR MUHABBET BAŞLATIYOR. BERBER TEMEL'E DÜKKANINA DAHA ÖNCE GELİP
 GELMEDİĞİNİ SORUYOR. TEMEL ,
  -YOK , DİYOR , KOLUMU RUS HARBİ'NDE KAYBETTİM.
 
14-UYARI
  TEMEL'İ AMELİYAT EDECEKLER ; DOKTORLAR MASKELERİNİ TAKARKEN, TEMEL
  ATILIYOR :
  -POŞUNA MASKE TAKMAYIN, PEN SİZİ TANİYRUM.
 
15-SPİKER
  TEMEL RADYOYA SPİKERLİK İÇİN MÜRACAAT ETMİŞ.
  -PI PI PI PIRAK YAAA ! KI KI KI KIRAVAT TA TA TAKMATIM TİYE
 ALMATILAR.
 
16-OKUL KIRMA
  ÖĞRETMEN TELEFONDA ,
  -DEMEK TEMEL HASTA , OKULA GELMEYECEK , PEKİ BEN ŞİMDİ KİMİNLE
 KONUŞUYORUM?
  -PABAMLA.
 
17-ÇATIŞMA
  TEMEL SAVAŞTA BÜYÜK ÇATIŞMADAN SONRA ,GECE SESSİZLİK SIRASINDA BİR NEFES
  ALIYOR , BİR SİGARA ÇIKARIYOR , KİBRİTLE YAKIYOR ,ARKADAŞI ATILIYOR :
  -HEYY ! DELİ MİSİN ? BU ÇOK TEHLİKELİ. TEMEL SAKİN :
  -YOK CANIM , İÇİME ÇEKMEYRUM.
 
18-AKSAK
  BİR MÜŞTERİ , GARSON TEMEL'İN GETİRDİĞİ PİLİCİN BİR AYAĞININ
 DİĞERİNDEN KISA OLDUĞUNU SÖYLEYİP ŞİKAYET ETMİŞ. TEMEL RAHAT ,
  -PEN SAĞA O PİLİCİ YEMEN İÇİN CETİRDUM, TANS ETMEN İÇİN TEYİL.
 
18-ROTA
  TEMEL UÇAK GEMİSİNİN AMİRALİ , ROTASININ ÜSTÜNDE BİR IŞIK OLDUĞUNU
  BİLDİRİYORLAR.
  -PEN AMİRAL TEMEL , ROTAMIZDASIN , TÜMEN KIR.
  -PEN ER TURSUN. SİZ KIRIN.
  -PEN AMİRALİM , KIRMAYRUM ,SEN KIR.
  -PEN TENİZ FENERİYİM SEN PİLİRSUN.
 
19-SHAKESPEARE
  TEMEL KÜTÜPHANEYE GİDER . SHAKESPEARE'NİN BİR KİTABINI ÖDÜNÇ ALMAK
 İSTER.
  MEMUR SORAR ,
  -HANGİSİNİ ?
  BİR SÜRE SESSİZLİKTEN SONRA ,
  -VİLYUM.
 
20-OPERATÖR
  TEMEL YOLDA CEMAL'E RASTLAR. CEMAL ,
  -PEN SENİ HASTANEDE YATAYSUN SANAYDUM.
  -KAÇTUM.
  -NE AMELİYATI OLACAKTUN ?
  -HEMŞİRE TETİ Çİ PU PASİT Pİ AMELİYATTUR , NİYE HEYECANLANAYSUN ?
  -SAÇİN OLASIN TİYE SÖYLEMİŞTİR SAĞA.
  -PAĞA TEYİL , OPERATÖRE SÖYLEDİ.
 
21-GICIRTI
  ADAMIN BİRİ TOPLULUKTA ELİNDE OLMADAN GAZ KAÇIRMIŞ .
  KİMSE FARKINA VARMASIN DİYE İSKEMLEYİ GICIRDATMAYA BAŞLAMIŞ. TEMEL
 YEMEMİŞ,
  -SESİNİ PENZETTİN , PEÇİ KOKUSUNU NAPAYSUN ?
 
22-ALKIŞ
  ÜNLÜ PİYANİST TEMEL KONSER VERİRKEN ÖN SIRADA UYUYAN KADINI GÖRDÜ .
 KONSER BİTİNCE , ALKIŞLAR KADINI UYANDIRDI . TEMEL KADINA YAKLAŞTI .
  -KUSURA PAKMAYIN , PEN YAVAŞ ÇALDIM AMA ALKIŞLARA MANİ OLAMATIM ,
 ÖZÜR DİLERİM PENUM YÜZÜMTEN OLDU.
 
23-BONFİLE
  GARSON TEMEL'E SORAR ,
  -BONFİLEYİ NASIL BULDUNUZ ?
  -PATATESLERİN ARASUNDA GÜÇLÜKLE .
 
24-MECNUN
  TEMEL FADİME'YLE TİYATRO GİŞESİNE GİTMİŞ :
  -PİZE İÇİ PİLET LÜTFEN.
  -LEYLE İLE MECNUN İÇİN Mİ ?
  -HAYIR FADİME'YLE PENUM İÇİN.
 

 

Satılık Köpek Yavruları

          "Satılık Köpek Yavruları" ilanının hemen altında küçük bir çocuğun başı gözüktü ve çocuk dükkan sahibine sordu:

"Köpek yavrularını kaça satıyorsunuz?"
Dükkan sahibi  "30 dolarla 50 dolar arasında değişiyor fiyatları."   dedi.
"Benim 2 dolar 37 sentim var" dedi çocuk.

"Bir bakabilir miyim yavrulara?"
         Dükkan sahibi gülümsedikten sonra bir ıslık çaldı ve köpek kulübesinden beş tane yumak halinde yavru çıktı. Yavrulardan biri arkadan geliyordu. Küçük çocuk yürümekte zorluk çeken sakat yavruyu işaret edip sordu;

"Bunun nesi var?"
        Dükkan sahibi onun kalça çıkığı olduğunu ve hep sakat kalacağını söyledi. Küçük çocuk heyecanlanmıştı. "Ben bu yavruyu satın almak istiyorum..!"
         Dükkan sahibi:

"Hayır o yavruyu satın alman gerekmiyor,eğer gerçekten istiyorsan sana bedava veririm."
         Küçük çocuk birden sinirlendi. Dükkan sahibinin gözlerinin içine dik dik bakarak:

"Onu bana vermenizi istemiyorum. O da diğer yavrular kadar değerli ve ben fiyatını tam olarak ödeyeceğim. Aslında simdi size 2 dolar 37 sent vereceğim ve geri kalanın ayda 50 sent ödeyerek tamamlayacağım."
          Dükkan sahibi çocuğu ikna etmeye çalıştı:

'Bu köpeği gerçekten satın almak istediğini sanmıyorum. Bu yavru hiçbir zaman diğer yavrular gibi koşup zıplayamayacak ve seninle oynayamayacak."
          Bunun üzerine küçük çocuk eğildi, pantolonunu sıvadı ve büyük bir metal parçasıyla desteklediği sakat bacağını gösterip, tatlı bir sesle:

"Ben de çok iyi koşamıyorum ve bu yavrunun kendisini çok iyi anlayacak bir sahibe gereksinimi var.." dedi.

 


Abdülhamit Han'dan

          Abdülhamid Han'ın uzun yıllar mâbeyn kâtipliğini yapmış Tahsin Paşa, hâtıralarında anlatıyor:

-Bir akşamdı. Mabeynde nöbetçi olarak ben kalmıştım.Gelen mektup, telgraf, rapor ve tezkerelerin listesini tertipleyip huzura çıkmak üzereyken bir telgraf geldi. İstanbul'da Laleli postanesi memurlarından birinin Yıldız'a çektiği bu telgrafta, karısının o gece doğum yapacağı, doğumun çok zor olacağına dair doktorlar tarafından dikkat işareti verildiği, elinde hiçbir vasıta bulunmadığı ve Merhamet-i Şâhâneye sığındığını bildiriyordu.

         Bu telgrafa kıymet vermedim ve onu listeye almadım. Huzurda Padişah, âdeti icabı her şeyi ayrı ayrı gözden geçirdikten sonra ilâve etti:

-Başka bir şey var mı?

       Telgrafı söyledim ve arza değmeyeceğini düşünerek listeye almadığımı arz ettim. Emir verdi:

-Hemen getiriniz.

       Getirdim... Dikkatle okudu ve derhal mütehassis bir tabip ve bir yaverle doğru Laleli'ye giderek doğumu kontrol altına almalarını, benim de kendilerine refakat etmemi ferman etti.

      Gittik ve işimizi bitirip sabaha karşı döndük. Bir de ne görelim?! Hünkâr, bahçe üzerindeki odasında, ışıkları açık, cama vurarak bizi çağırmıyor mu?

     Sabaha kadar uyumayıp bizi beklediğini anladık. Neticeyi sordu. Doğumun zor olduğunu, fakat müdahaleyle kadının kurtulduğunu, çocuğa 'Abdülhamid' isminin verildiğini, 'ihsan-ı Şahane'nin de aile reisine teslim edildiğini ve adamın ağlayarak ömür ve devletlerine dua ettiğini anlattım.

        Bizi ayakta dinledi, sadece rahatladığını gösteren bir 'oh' çekti ve sabah namazına durdu.