SEVGİ

 

Otobüs yolcuları elinde beyaz bir baston taşıyan genç ve güzel kadının otobüse binisini içten gelen bir sempati ile izlediler..

        Basamakları geçti. Bos olduğu söylenen koltuğu el yordamı ile buldu. Oturdu.. Çantasını kucağına aldı. Bastonu koltuğa yasladı. 34 yaşındaki Susan, bir yıldır görmüyordu. Bir yanlış teşhis sonucu görmez olmuş, birden karanlık bir dünyanın içine düşmüştü. Öfke.. Kızgınlık.. Kendine acıma..

Hayatta tek dayanağı artık kocası Mark'tı.. Mark hava kuvvetlerinde subaydı. Susan'ı bütün kalbi ile seviyordu. Susan gözlerini kaybedince, Mark karısının içine düştüğü umutsuzluğu hemen farketmişti. Ona yeniden güç kazanması, kaybettiği kendine güvene yeniden sahip olması için yardim etmeliydi. Susan gene kendi kendine yeterli olduğuna inanmalı, kimseye bağımlı olmadan yasayabilmeliydi.

Sonunda Susan'ı isine dönmeye ikna etti. Peki ama evden işe nasıl gidecekti?.. Genelde otobüsle giderdi. Ama simdi koca kenti bir uçtan ötekine tek başına geçmekten korkuyordu. Mark her sabah onu arabası ile ise bırakmayı önerdi. Kendi isi tam aksi yönde olduğu halde.. İlk günler Susan kendini rahat hissetti. Mark da,

"Görmüyorum, artık hiçbir ise yaramam" diyen karısını çalışmaya başlattığı için mutluydu. Ama bir süre sonra Mark işlerin iyi gitmediğini farketti. Başkasına bağımlı yaşamın Susan'ı mutlu etmesi mümkün değildi. İşe eskiden olduğu gibi kendi başına otobüsle gitmeliydi. Ama Susan hala o kadar hassas, o kadar kırılgan, o kadar öfkeliydi ki.. Ne yapabilirdi?.. "Otobüs" lafı ağzından çıkar çıkmaz, Susan öfkeyle haykırdı..

"Nasıl yaparım?.. Görmüyor musun ben körüm!.. Nerde olduğumu nerden bilirim, nereye gittiğimi nasıl anlarım.. Galiba sana ağır gelmeye başladım, beni başından atmaya çalışıyorsun.."

Duydukları Mark'ın kalbini fena halde kırdı. Ama ne yapacağını biliyordu..

"Her sabah ve aksam otobüsünü arabamla takip edeceğim. Sen bu yolculuğu tek başına yapmaya hazır olana dek sürecek bu.."

Tam iki hafta Mark, Susan'ın otobüsünün arkasından gitti.. İki hafta boyu karısına görme dışındaki duyularını nasıl kullanacağını anlattı. Özellikle duymanın pek çok sorunu çözeceğini izah etti. Kulakları ona nerede olduğunu söyleyebilirdi. Yeni yaşam tarzına alışmasına yardımcı olabilirdi. Otobüs şoförü ile ahbap olursa, her şey kolaylaşır, şoför her gün ona önde bir yer bile ayırırdı.

Nihayet Susan, yolculuğu tek başına yapmaya hazır olduğunu hissetti.

Pazartesi sabahı geldi.. Ayrılırken, otobüsünün geçici eskortu kocasına, hayattaki en büyük dostuna sarıldı.. Gözleri yaşla doluydu Susan'ın.. Kocasına öyle teşekkürle doluydu ki.. Onun sabrı, sadakati, desteği ve sevgisiyle umutsuzluk uçurumundan nasıl çıkmış, nasıl yeniden hayata dönmüştü.. "Allahaısmarladık" dedi kocasına ve uzun zamandan beri ilk defa ters yönlerde yola çıktılar. Pazartesi.. Salı.. Çarşamba.. Her gün mükemmel geçti Susan için.. Kendini hiç bu kadar iyi hissetmemişti. Yapıyordu.. Başarıyordu.. Tek başına başarıyordu.. Kendi kendine gidip gelebiliyordu iste..

Cuma sabahı, Susan her günkü gibi otobüse bindi.. Ofisinin karşısındaki durakta inerken bilet parasını uzattı şoföre.. "Sizi kıskanıyorum bayan" dedi, şoför..

Susan şoförün başkasına hitap ettiğini düşündü.. Bir körün gıpta edilecek nesi olabilirdi ki?.. "Neyimi kıskanıyorsunuz benim" diye sordu şoföre..

"Sizin kadar sevilmek, sizin kadar şefkat ve sevgiyle korunmak çok hoş bir duygu olmalı bayan" dedi şoför..

"Nasıl yani" dedi, Susan.. "Bir haftadır, her sabah yakışıklı bir subay kösede duruyor ve siz otobüsten inene kadar izliyor. Yolu kazasız geçmenize bakıyor, ofisinize girene kadar oradan ayrılmıyor. Sonra size bir öpücük yolluyor, elini sallıyor ve yürüyüp gidiyor. Siz çok talihli bir kadınsınız bayan.."

Mutluluk göz yaşları Susan'ın yanaklarından akmaya başladı. Ve birden hatırladı.. Mark'ı hiç görmüyordu ama, bir haftadır yanında olduğunu hem de öyle kuvvetli hissediyordu ki..

Talihli, gerçekten çok talihli idi. Öyle bir armağan vermişti ki ona hayat, görmekten daha değerliydi.. Bu armağanın varlığına inanması için görmesi gerekmiyordu. Sevginin aydınlatmayacağı hiçbir karanlık yoktu çünkü..


                                                                Amcamın Ağaçları
         Ağaç dallarıyla gürler” demişti amcam, son kez kemoterapiden döndüğü gün; “Ağaç dallarıyla gürler.”
   Bitmeyen öksürüklerinin sonunda, ısrarlarımızla gittiği doktorda hastalığını öğrendiğimizde, bizden daha cesur davranmış ve en son güne kadar direnmesini sürdürmüştü. Bedeni incelip vücudundaki kıllar dökülmeye başladığında, hiç aldırmıyormuş gibi görünüp çıplak kafasını koca bir kasketin altında gizlemişti. Kasket, hem dökülen saçlarını hem de bize, “Acım yok!” derken yalan söyleyen gözlerini saklamıştı.

          Sıklıkla söylediği, ağaçlarla dalların ilişkisini anlatan bu cümleyi, o günlerin çaresizliği içinde derinlemesine hiç düşünmemiştim, ta ki keyifle kalktığım bir pazar sabahına kadar. İyi bir kavhaltı sonrasında gazetelere göz atıyordum. Bir sürü, her türden haberin ortasında birden kendimi kaybolmuş hissettim. Siyasi, ekonomik, magazin, sanat ve bu olaylara ilişkin yorum yazıları gazetenin her tarafına serpiştirilmiş; okunmak için sıralarını ve okurun sabrını bekliyorlardı. Bütün hafta çeşitli gailelerle yorulmuş beyinlerin, bu haberler içinde dinlenmesi ne kadar olanaklıydı; bilmiyorum. Ne okunacaktı, nasıl okunacaktı ve de hangisi okunmaya değer içeriklere sahipti; onu da bilmiyordum. Son dönemin olumsuz haber yağmurları altında ıslanmamak ne kadar olanaklı ise, o kadar ıslanmadan geçtim manşetleri. Biraz paparazzi, biraz yorum kattım dağarcığıma. Olur ha, birileri bir yerde sorar da, bilmemek ayıp olurdu vallahi.

           Bir ara daraldığımı hissettim bu haber karmaşası içinde, hızla kalkıp sokağa attım kendimi. Nereye gideceğim konusunda hiçbir fikrim yoktu. Birkaç arkadaş, akraba geçirdim aklımdan, sonra hepsinden çabucak vazgeçtim. Bugün onların da tatiliydi, rahatsız edilmemeliydiler. Beynimin içinde hızla adresleri kontrol ettim; şu ya da bu gerekçe ile onlardan da vazgeçtim. Uzun zamandır kimseyi arayamamıştım ki. Hiçbir yerde, hiç kimse kalmamıştı; sanki ben yapayalnızdım. Telaşlandım. Telaşım geçip de durulduğumda, şöyle bir geçmişe dönüp elimde nelerin kaldığına bir göz attım. Günlük iş yoğunluğu ile arayamadığım akrabaları, dostları, arkadaşları, velhasıl herkesi geçirdim aklımdan. Epeydir bir çoğuyla paylaşımsız yaşadığımı fark ettim. Ve o an bir kez daha hatırladım amcamın ağaçlarını, hem de anlamını tam yerine oturtarak. Yol kenarında, soğuk rüzgarın etkisiyle üşüyordu iki ağaç. Biri hem boyuna hem de enine sıska, titrek. Diğeri iri dallarıda kış kıyametten kaçırdığı yapraklarıyla kendini döven, rüzgara direngen, yürekli. Dalların arasından her rüzgar esişinde itirazlar yükseliyor, irili ufaklı. Bir bedenin birleştiği farklı uzunluktaki kollar gibi adeta; dur diyor rüzgara.

          En son ne zaman aradınız dostları; en son ne zaman paylaştınız bir hüznü ya da sevinci içtenlikle; en son ne zaman birlikte oldunuz ‘o hiç vaktim yok’ gerekçesini ileri sürmeden ve en son ne zaman beraber oldunuz bir süre sonra sadece anılarıyla yaşadığınız insanlarla.

         Dallarınız bir gerekçeyle budanmadan, bir rüzgar gelip zamansız kırmadan kollarınızı, sarın dostluklarınızı sıkıca. Ve inanın sıkıca sarılmış dalların gücüne, çünkü amcam; “Ağaç dallarıyla gürler.” demişti.


YOKSUL ÇİFÇİ

 

         İskoçya’da yoksul mu yoksul bir çift yaşardı. Fleming'di adı. Günlerden bir gün tarlada çalışırken bir çığlık duydu. Hemen sesin geldiği yere koştu. Bir de baktı ki beline kadar bataklığa batmış bir çocuk, kurtulmak için çırpınıp duruyor. Çocukcağız bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Çiftçi çocuğu bataklıktan çıkardı ve acılı bir ölümden kurtardı.

         Ertesi gün Fleming'in evinin önüne gelen gösterişli arabadan şık giyimli bir aristokrat indi. Çiftçinin kurtardığı çocuğun babası olarak tanıttı kendini.

         ''Oğlumu kurtardınız, size bunun karşılığını vermek istiyorum'' dedi.          Yoksul ve onurlu Fleming ;

         ''Kabul edemem!'' diyerek ödülü geri çevirdi. Tam bu sırada kapıdan çiftçinin küçük oğlu göründü.

         ''Bu senin oğlun mu?'' diye sordu aristokrat. Çiftçi gururla ''Evet!'' dedi. Aristokrat devam etti ;

         ''Gel seninle bir anlaşma yapalım. Oğlunu bana ver iyi bir eğitim almasını sağlayayım. Eğer karakteri babasına benziyorsa ilerde gurur duyacağın bir kişi olur.''

         Bu konuşmalar sonunda Fleming'in oğlu aristokratın desteğinde eğitim gördü. Aradan yıllar geçti. Çiftçi Fleming'in oğlu Londra'daki St. Mary's Hospital Tıp Fakültesi'nden mezun oldu ve tüm dünyaya adını penisilini bulan Sir Alexander Fleming olarak duyurdu.

         Bir süre sonra aristokratın oğlu zatürreeye yakalandı. Onu ne mi kurtardı?

         Penisilin!

         Aristokratın adı : Lord Randolp Churchill' di...

         Oğlunun adi ise : Sir Winston Churchill.

         Paraya gereksiniminiz yokmuş gibi çalışın.

         Hiç acı çekmemiş gibi sevin.

         Hiçbir şey beklemeden verin.

         Karşılığını mutlaka bir gün alırsınız...


YOĞUN BAKIM      

        Bir insan düşünün ki, ileri derecede akciğer hastası. O derece ki, ömür boyu solunum cihazına bağımlı olarak yaşamak zorunda. Üstelik, bir de böbrek yetmezliği sorunu var. Sık sık diyaliz makinesine bağlanması gerekiyor. Ayrıca, kalp yetmezliği gibi başkaca problemleri de mevcut. O yüzden pacemaker, yani kalb pili kullanıyor. Dahası, kanser...

        Düşünün ki, böylesine büyük sağlık sorunları bulunan bu hastanın bütün masraflarını karşılayan biri var ve onun tedavisini aksamadan yaptırtıyor.

        Bütün servetini bile feda etse karşılayamayacağı bu tedavi giderlerini üstlenen ve yaşamasını sağlayan kişiye karşı, o hastaya ne yapmak düşer?

        Aslında sağlıklı olduğunu ve bu tedavilere ihtiyacı olmadığını söyleyebilir mi meselâ? “Benim ona hiçbir minnet borcum yok” diyebilir mi?

     Yoksa, yatıp kalkıp o kişiye teşekkür eder, gelene gidene ondan söz eder mi?

     “Elbette sonuncusu!” dediğinizi duyar gibiyim.

     Gelin görün ki, sonuç hiç de umduğunuz gibi değil.

     Aslında hepimiz tam da o hastanın durumunda iken, sonuç hiç de olması gereken şekilde gerçekleşmiyor.

     Her birimiz, adına atmosfer dediğimiz solunum cihazına bağımlı yaşıyoruz. Kalbimizin çalışabilmesi için, onun içindeki bir odaktan yayılan uyarılara muhtacız. Vücudumuzda her saniye bir kanser hücresi oluşuyor, her an kanserle burun buruna geliyoruz ve ancak vücudumuza yerleştirilmiş savunma sisteminin çalışmasıyla bu habis hücrelerden kurtulabiliyoruz.

     Saymaya bile ömrümüzün yetmeyeceği nice iyilik ve lütuf, üstelik ücretsiz olarak, bizlere verilip duruyor.

     Kısacası, bizi seven Biri var ve bedelini ödemekten aciz olduğumuz bunca nimet için bizden sadece O’na teşekkür etmemiz isteniyor.

     Ve,‘yoğun bakım’ masraflarımızı karşılayan bu Zâtın adını bize veren Elçisi bu teşekkürün adının ubudiyet, adresinin ise namaz olduğunu bildiriyor.

     Çok mu dersiniz?

     Üstüne üstlük, böyle yapıldığı takdirde bir de ebedî bir hayat vaad edildiği halde, bu kadarlık bir teşekkür talebi çok mudur sahi?

                                                     


TARİF

 

   Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada  şaşkın şaşkın  gezindikten sonra yol  kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa:

   - Buraların yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanı başındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler.

 

   Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:

   - Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.

 

   Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.

 

   Çocuk:

   -Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş. Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.

 

   - İyi ama, demiş adam,  bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm?

 

   - Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk. Üstelik, manolyalar da atılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.

 

   Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, cebinden bir kağıt para çıkartıp teşekkür ederken fark etmiş onun kör olduğunu. Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini fark ettiğini.

 

   Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:

   - Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş, görmeyi o kadar çok özledim ki.

 

   Sizinkiler sağlam öyle değil mi?

 

   Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:

-         Artık emin değilim, demiş.

-         Emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür.


SON BOMBA YÜREĞİME

       Amerika ve İngilterenin beraber yaptığı bombardıman,Bağdat’ın üzerine kâbus gibi çökmüştü.1998’in ramazan ayına bir gün kalmıştı.Fakat Irak halkı,oruç ayına neşeyle değil, korku, hüzün ve yoklukla giriyordu.Yıllardır zalim devlet başkanlarından çektikleri yetmiyormuş gibi şimdi de ABD’nin Saddam’ı bahane ederek yaptığı saldırılar,ambargonun getirdiği sefalet, halkı ölüm sınırına çoktan getirmişti.Dünyanın bir ucunda balinaları kurtarmak için trilyonlar harcanırken, burda insanları öldürmek için çok daha fazla para harcanıyordu.

        Yaşlı Abdullah ve ailesi de,yokluk çekenlerdendi.Sekiz yıldır süren ambargo,oğlu Hasan’ın da işlerini bozmuş,para kazanamaz olmuştu.Ailenin tek çalışanı olan oğlunun ne sıkıntılar çektiğini biliyordu.Hasan’ın fedakârlık yaptığını,bazen peşpeşe birkaç öğün hiç birşey yemediğini çok iyi biliyordu ama elinden birşey gelmiyordu.

        Son zamanlarda kendisi de torunları bir lokma fazla yesin diye sofradan aç kalkıyor,ancak yaşamını sürdürecek kadar yiyordu.Yine de sıkılıyor,utanıyor,gece gündüz ne yapabilirim diye düşünüyordu.

         Geçen yaz ortası ölen torunu Zehra gözlerinden gitmiyordu.Gerçi doktorlar,ilaç olmadığı için kurtamadıklarını söylemişti ama Abdullah dede; ”-Eğer torunum yeterince beslenseydi,zayıf düşüp hastalanmazdı” diye düşünüyordu.Zehra’nın “-Dedeciğim” deyişi aklına geldikçe yaşaran gözlerini zorlukla saklıyor,hemen bastonuna uzanıp, torunlarının “-Dede,nereye !..” diye seslenişlerine cevap vermeden,kendini sokağa atıyordu.

        Akşamın alaca karanlığı yavaş yavaş yaklaşırken,Abdullah dedenin evinde ailecek sofraya oturmuşlardı.Ne olduğunu anlamadığı,çok olsun diye bolca su katılmış çorbaya kaşık sallıyorlardı. Büyükler yokluğun ezikliğini paylaşıyordu.Ama çocuklar çorbaya itiraz ediyor,çocuk saflıklarıyla çaresiz büyüklerini ne kadar yaraladıklarını bilmiyorlardı.

        O sırada dışardan siren sesleri gelmeye başladı.Anlaşılan yine bombalama başlayacaktı. Sofrayı olduğu gibi bırakıp karı-koca çocuklarını kucakladılar.Son birkaç gecedir insafsızca yapılan bombardımanlarda,bu koşuşturmaya alışmışlardı. Özellikle önceki gece gördükleri manzaradan sonra daha büyük korkuyla,aceleyle sığınağa koşuyorlardı.Önceki gece,bombardımanın bitiminden sonra,sığınaktan çıktıklarında kendi evlerinden az ötede,sığınağa gidemeyen bir anne ile çocuğu birbirine sarılmış olarak,feci halde ölmüştü.Son anında bile çocuğuna sarılmış olan annenin vücudunun yarısı yoktu.

         Aceleyle evden çıktılar.Henüz birkaç adım uzaklaşmışlardı ki,kucağında iki çocuğunu taşıyan Hasan,babasının çıkmadığını fark etti.Hızla eve döndü.Kapıdan içeri baktığında,babasının düşünceli düşünceli oturduğunu gördü,telaşla seslendi; “Hadii babaa!.. siren seslerini duymadın mı!..”. Yaşlı Abdullah sesine öfke tonu vermeye çalışarak seslendi. “-Ben çocuk değilim,geliyorum.Sen oyalanma çocukları götür.” Kalktı bastonuna uzandı,sonra kapıda bekleyen oğluna döndü; “Bak hâlâ bekliyor. Yaşlandım diye sözüm dinlenmiyor mu artık !…” “-Estağfurullah baba.Ama sen de acele et biraz.” Bu sözüne de babasının kızabileceğini düşünerek hemen dışarı çıktı,kucağında çocuklarıyla sığınağa doğru koşmaya başladı.

          Hasan,evini görebileceği son köşeyi dönerken durdu,geri baktı.Babasının çoktan kapının önüne çıkması gerekirdi ama görünmüyordu.Acı siren sesleri arasında birkaç saniye daha bekledi ama babası çıkmadı.Geri dönmeye cesareti yoktu,babasını kırmaktan hâlâ çok çekinir,daima saygılı davranırdı.Koştu sığınağa girdi,hanımını aradı,izdiham yaşanan kalabalıkta şans eseri kısa sürede buldu.Çocuklarını hanımının yanına bıraktıktan sonra babasını aramak için geri dönmek istedi ama kalabalıkta geriye gitmesi çok zordu.Epey gayret ettikten sonra kapıya yanaşmıştı ki sığınağın kapılarının kapatıldığını gördü.O ana kadar girmiş olabileceğini ümit ederek babasını aramaya başladı, ama bir türlü bulamıyordu,gittikçe daha çok endişeleniyordu.Dışardan bomba sesleri gelmeye başlayınca Hasan birden irkildi, “-Baba !..” diye bağırarak sığınağın kapılarına hücüm etti.Yokluk içindeki aileye yük olmamak için babasının kendini feda etmek istediğini anlamıştı ama sığınağın kapılarını açtırması imkansızdı.

      Abdullah dede,evin hemen önüne koyduğu sandalyede oturmuş,gökyüzünü seyrediyordu. Gökyüzünden geçen parlak ışıltılı,alevli bombalara bakıyor,içini çekiyordu; “-Çocukken,kayan bir yıldız görünce ne çok sevinirdim.Bu bombaları atanlar da çocukken öyle sevinir miydi acep?”

            Abdullah dede,okumuş bir adamdı,kültürlüydü.Bağırdı gökyüzüne ; “-Eh Amerika, eh İngiltere mazlumun ah’ı kalır mı sanırsınız !. Sizden büyük Allah var !..” Bunu söylerken Atlantis denen kayıp ülke hakkında yıllar önce okuduğu yazıyı hatırlamıştı.O yazıda,teknolojisi ve ordusu diğer ülkelerden çok güçlü olan Atlantislilerin,diğer ülkeleri sömürdükleri,ezdikleri ve artık hiç bir gücün karşılarında duramayacağını düşündükleri bir zamanda,gökyüzünden düşen çok büyük bir meteorun çarpmasıyla tüm kıtanın okyanusa gömüldüğü anlatılıyordu.Abdullah dede,ABD’yi Atlantis’e benzetiyordu. Tekrar bağırdı; “-Mazlumun ah’ı kalmaz !..” .Şehadet getirdi,oturduğu sandalyede başını önüne eğdi,dualar mırıldanmaya başladı…

                                                                                                                                 AHMET  ÜNAL ÇAM


SUYUN KULAĞI VAR

Japon bilim adamı Emoto'nun araştırmasına göre sevgi sözcükleri ve klasik müzik, su kristallerini güzelleştiriyor. Kötü sözler ve sesler kristalin yapısını bozuyor.

Masaru Emoto adlı Japon bir araştırmacı, insan vücudunun ve yaşamış olduğumuz yer kürenin yüzde 70'inden fazlasını kaplamakta olan suyun moleküler yapısının insanların düşüncelerinden, sözcüklerinden ve dinlemiş olduğu müzikten etkilendiğini belirledi.

Tokyo'da bulunan HADO Enstitüsü'nün internet sitesinde yeralan çalışma ve habere göre, insanların yaşam kalitesinin, vücutlarındaki ve yerküredeki suyun kalitesiyle bağlantılı olduğunu savunan Emoto, yaşama geçirilen pozitif düşünceler sayesinde insanın vücudunda yeralan suyun, kişiyi mutlu ve esen kılabileceğini bildirdi.

Araştırmaya göre, müzik terapisinin son zamanlarda popüler olmasıyla birlikte Emoto müziğin suyun yapısı üzerindeki etkilerini görmeye karar verdi ve iki müzik hoparlörü arasına birkaç saatliğine distile su koyarak suyun donduktan sonraki kristal formlarını fotoğrafladı.

Aynı tip su kristallerine önce Bethoven'ın pastoral müziğini dinleten Emoto, su kristalinin çok güzel şekillendiğini, Bach'ın "Air For The G String" parçası dinletilen su kristallerinin nispeten düzgün olduğunu, Heavy Metal müzik dinletilen su kristalinin ise tamamen şekilsiz ve dağınık olduğunu fotoğraflarla tespit etti.

Bu çalışmayla, düşüncelerin ve kelimelerin su kristallerinin formasyonları üzerindeki etkisini tespit eden Emoto, bazı sevgi ve nefret kelimelerini kasete kaydederek cam şişelere gece boyunca dinletti.

Bu deneyde ise sevgi, takdir ve teşekkür sözcükleri dinletilen şişelerdeki su kristallerinin çok simetrik ve güzel olduğunu, kin ve nefret sesleri dinletilen kristallerin ise tanınamayacak kadar dağınık olduğunu belgeledi.

Japon bilim adamı Masaru Emoto, sitesinde yaptığı açıklamada, "Kelimeler doğanın titreşimidir, böylece güzel kelimeler güzel doğa, çirkin kelimeler çirkin doğa yaratır, bu da kainatın köküdür" dedi.