AMAN BENİ ACELE ÇİN'E GÖNDER!!!

        Hazret-i Süleyman aleyhisselamın yanında bir zat oturuyordu. Ölüm meleği geldi ve o kimseye öyle bir baktı ki, kendisine korku ve ürperme geldi.

        Bu gelenin kim olduğunu Süleyman aleyhisselam’dan sordu. Ve ölüm meleği olduğunu öğrenince:

       “Ey Allah’ın peygamberi, ben ondan çok korktum. Beni Çin’e gönder de, ondan uzakta olayım.” dedi.

         Hazret-i Süleyman aleyhisselam, rüzgara emrederek o kimseyi Çin’e gönderdi.

         Biraz sonra ölüm meleği tekrar yanına geldi ve Süleyman aleyhisselam ölüm meleğine sordu:

         “Biraz önce buraya geldin baktın ve gittin. Bu meraklı bakış ve aniden gidişinin sebebi neydi?” Ölüm meleği cevap verdi:

         Burada yanınızda oturan bir kimsenin, ruhunu Çin’de almakla emrolundum. Halbuki onu sizin yanınızda Kudüs’te görünce gayet şaşırdım ve hayret ettim. Oysa o kimse sizden Çin’e gönderilmesini istedi ve sizde bu isteği kabul ederek onu Çin’e gönderdiniz. Böylece bende aldığım emir gereğince Çin’e giderek onun ruhunu aldım..


REFAKATÇİ

                Saat 05,30.günün ilk ışıkları etrafa yayılıyor. Yumuşak bir ses  "Günaydının.Nasılız bakalım bu sabah..." diyerek hasta odasına girer. "Günaydın hemşire hanim iyiyim. " "Tansiyonumuzu ölçelim.hiii...Çok iyi...simdi termometreyi veriniz. Bakalım , ateşimiz kaçmış. Ver bakalım kolunu , O güzel damarlarından da kan alalım."

                Sonra ciddileşerek hasta sahibine döner. "kani acile götürün, bir de tüp alin, öğlen kan ölçümü için  gerekli." Birazdan tok bir ses duyulur: " Kahvaltı. .Kahvaltı geldii." Bir parça beyaz peynir,dört beş zeytin tanesi ,aksamdan kalma ekmek ve su bardağı dolusu rengi bozuk çay...Daha sonra kocaman paspaslar yuvarlana yuvarlana  ortalıkta dolaşmaya baslar, pislikleri toplar mi dağıtır mi bunu anlamak için bir bilene sormak gerekir ! Ama çamaşır suyunun kokusu her yana dağılır. Bunun üzerine kolonya şişeleri harekete geçer sözleşmişler gibi. "Ne pis koku aman." diyen, kolonyayı sürünür.Sağa sola bolca serper. Salonda ki hava daha da berbatlaşır. Gözler yaşarır, geniz yanar.

             Saat 07.30 olur. Doçentler, hemşireler ve öğrencilerle  hastaları dolaşmaya çıkarlar. Her birinin başına kara bir dosya bırakırlar. Kendi aralarında durmadan konuşur, yorum yaparlar. Anlaşılmaz dedikleri. Kendi dillerince konuşurlar. Maksat hastaları değil kara dosyaları, hastalıkları ziyarettir..Etraflarında kimse yokmuş gibi davranırlar. Gözlerinin içine, ağızlarının kıpırtısına odaklanmış hastaları görmezden gelirler. Konuşurlar, konuşurlar ve giderler...

              Hasta refakatçisi, kani acil kan merkezine götürmüştür. İki saat sonra, gelip sonucu alması istenir. Uzun koridorları geçer, merdivenleri bir solukta iner, bir solukta çıkar. Hastasını, profesör gelinceye kadar kontrole hazırlaması gerekir. Hastasının yatağını düzeltir, kahvaltı tepsisini kaldırır.  Karanlık bakan yari açık çelik dolabı, yürüyen masayı sabunlu sularla siler. Çiçeklerin suyunu değiştirir, sararmış yapraklarını temizler.Odaya, sabun kokulu sıcak bir hava vermeye çalışır. Ve gülümser...Günler boyu gülümser.Hayatından memnun görünür. Hastasına moral gereklidir. Arzularını, beklentilerini dondurmuştur. Elbet iyi günler gelecek ve buzları çözecekti. O günler uzakta olmamalı.Böyle hisseder ya da böyle görünür. Refakatçi başka türlü düşünemez. iyimser olmalı, Polyannacılık oynamalı...Gülümsemeli... Buzlar nasıl olsa bir gün çözülecek. .  Hiçbir şey sonsuza kadar sürmez.

                 Saat ,08.30 olur. Hastabakıcılardan biri odaların kapısında çığırtkanlık yapar :

                - Refakatçiler dışarı...Hoca geliyor...Lütfen hastaları yalnız bırakın.

              Bütün refakatçiler emir gereği dışarı çıkar.  Hastasına " Ben dışarı gidiyorum. Kapının önündeyim Merak etme." Demeyi de ihmal etmez. .Artık saat, 11.30 olana kadar içeri girilmez.

              Dışarıda, terlikli, uzun entarili kadınlarla, saçı sakalı karışmış erkekler buluşurlar. Ellerinde sigara, gözlerinde hüzün, umutsuzluk, uykuya karışmış bir yüz.. " Haydi çay içmeye inelim." Der birisi. Öteki; " Ben gidemeyeceğim"  der. Yorgun ve umutsuzdur. Bir başkası; " çarsıya gidelim mi ?" der. " Gidelim ama , ya; arar, sorarlarsa...Benim hasta, bu gece iyi değildi. ilâç filan lazım olur. Ben en iyisi gelmeyeyim. Siz gidin, bana da gazete alırsınız..." " Sabaha kadar uyuyamadım. Hastamın sancısı vardı." Der birisi... "Hemşire hanim bakmadı mi?" "Baktı, baktı ama; ne yapsın ! Doktorun dediklerinden dışarı çıkamıyor ki. . ." "Doğru öyle...Yapacak bir şey yok." Doktorlar, hemşireler odalara girerler, çıkarlar... Sonu gelmeyen çalışma vardır. Bütün hastalara bakılır, gerekli her şey belli bir düzen içinde yapılır. Onlar, yorulmaz ve usanmazlar... Bu ise bas koymuşlardır. Ne ilaç saatleri karışır, ne dosyalar... Hep dimdik, enerji dolu, yumuşak, sessiz, usul usuldürler.

                 Refakatçiler, dışarıda yatılı okulda çarsı iznine çıkan öğrenciler gibidirler. Kısa zamanda çok is başarmak  isterler. Ama; ya zaman yetmez, ya da içerinden gelmez. Çoğu hiçbir şey yapamadan  zamanı tüketir. Bazıları, gece volta attığı koridorları, gündüz de ölçmek ister gibi, elleri cebinde, kamburu çıkmış halde duvarlar boyu gider-gelir. Kim bilir aklından neler geçiyordur ? Geçmişte elinden kaçırdığı güzellikler mi, şimdiki durumunu mu, yoksa; onun için gelecek de mi bir şey ifade etmiyor ?  Dertli mi, hınçlı mi , önceleri hiç sevinmiş miydi?Bilinmez.  Gözleri de bakışları da artık hiçbir duyguyu ele vermez.

                 Birbirlerini tanımayan insanlar dertleşirler. Çoğu, birbirlerinin adlarını bile bilmez. Merak da etmez. Doktorlar, hemşireler de onları yok sayarlar. Hatta hizmetliler bile. Hastanede hasta hizmetinin tamamı omuzlarına yüklendiği halde onları kimse bilmez. Nasıl uyur? Dinlenir mi? Sağlıklı mi? Üşür mü ? Korkar mi?  Sorulmaz. Her halde kısa süre içinde refakatçileri da hasta yatağında görmeyi ümit etmektedirler.  Onlar kimliksizdir. Oda numaraları adları olmuştur. 570,565...

              Refakatçinin adi yok... Adsızlar grubu, öyle güzel anlaşırlar ki, sanki akraba olurlar. Onlar hasta değiller ama; adsız dertlilerdir. Bazen hastalar mi, adsız dertliler mi daha iyi durumda diyesi gelir insanin. Hasta bakimi ve hizmeti ile ilgili bilgileri kısa sürede öğrenirler. Çünkü; bu hastalık hastaneye bir kere gelip, ameliyat olmakla geçmiyor. " Geçmiş olsun" dileği  de çoğu zaman manasız bir kelime olarak kalıyor..

              Kimi çarsıya, kimi kahve içmeye gider dışarı atıldıkları zamanlarda. Kimileri de merdiven başında bekler...İçeri girmeyi bekler, telefon etme sırası bekler.Hasta için değil de; kendisi için birini bekler. "Sen nasılsın ?" diyecek, " Bir isteğin var mi?" diye soracak, ya da; ,. Gel, sana bir hava aldırayım , dışarı çıkalım." Diyecek birini bekler. . . Bazen böyle biri gelir . 0 zaman saatler daha hızlı çalışır, sanki, akrep at olur, tadına doyulamayan zaman akar gider. Bazen de beklenmeyenler , ağzından çıkanları duymayanlar gelir. Zaman uzar da uzar. Yelkovan akrepleşir, hava bozulur. " Artık gidin, yeter artık .." diye bağırmak istersiniz. Bağıramaz, kendi içinizde boğulursunuz. Gülümsersiniz .. Boğazınızda bir şeyler düğümlenir. Ağlamak istersiniz;" Hayır olmaz. Sen refakatçisin, kendine gel..." der,gülmek ister, gülemezsiniz. içinizi sikan bilemediğiniz, anlayamadığınız bir şeyler vardır. Ama; gülümsersiniz . .

             Hastanede, gözyaşları içinde boğulan insanları gördüm. Hem de içlerine  akıttıkları gözyaşları ile. Keşke bunlar sevinç gözyaşları olsaydı. Öyle olsaydı, zaten içlerine akmazdı. Nasıl bir yer burası? İnsan, buradayken başka hayat yok sanıyor. Her şey o tas duvarların arasında sıkışmış gibi.Gece güne karışmış, sevinç; hüzne boyanmış..

                Karanlık saatler refakatçilerindir. Dertler, gece depreşir derler. Hastaların iniltilerini dinlerken ve elinizden bir şey gelmeden beklerken, geceler suçluymuş gibi;  " Kapkara, canavar geceler, beyazlayın ! " diye bağırmak istersiniz. Uzun, karanlık koridorlardan rüzgar gibi geçerken, ölümün  soğuk nefesini ensenizde hissedersiniz. Ama geçersiniz. Çünkü; refakatçi olmak, bir ayrıcalıktır. Azrail bile dokunmak istemez. Rüzgâr kanat olur, iyilik perisi kolunuza girer, kus gibi uçurur.Uzun, soğuk , karanlık koridorları iste böyle geçersiniz. Günün ilk ışıkları odaya süzülürken, geceyi düşünür; " 0, ben miydim ?" diye hayret edersiniz kendinize .Gece, onun için koşturduğunuz hastaya bakmaya gittiğinizde yatağın boş olduğunu görürsünüz. Kimseye bir şey soramazsınız. İçinizden bir şeylerin koptuğunu ve terminalde gitme sırasını bekleyen misafirin  yola çıkısının derin sessizliğini  bütün benliğinizde hissedersiniz...  Çaresizliğin  gerçek anlamı ile yüzleşirsiniz. Ve aksama doğru başka hasta yatağı doldurmuştur.

               Bazı geceler, bütün hastalar iyi gibi olurlar, uyurlar, konuşurlar, inlemezler. İşte refakatçilerin sohbet geceleri...Bildikleri, duydukları ne kadar koca kari ilacı, ne kadar dua varsa birbirlerine öğretirler. Fıkra da anlatırlar. Ama gülüşlerde hüzün vardır.

               Nihayet, günlerce süren kan tahlilleri, serumlar, endoskopi, karaciğer fonksiyonları ölçümü, akciğer röntgeni, seker düşürme çalışmaları biter. Ameliyat hazırlığı baslar. Hasta temizlenir. Hem diş temizliği, hem de iç organların temizliği söz konusudur. Bütün hastalar o günü bekler. Ameliyat olunca, ilahi bir kudretin acılarına son vereceğini umarlar... İşte, son an. Biri gelir; iri yari, bıyıklı; " Hadi gidiyoruz..." der. Hastayı tekerlekli yatağı ile alır götürür. " İçimin yağları eridi." Derler ya; O tekerlekler dönerken sizin de yağlarınız erir, ayaklarınızın bağı çözülür, üşürsünüz, terlersiniz, titrersiniz. Yeni bekleyiş baslar. Saatler geçsek bilmez. Kocaman, demir parmaklı kapının önünde; sari beniz, donuk bakışlarla, ayrı dünyadan biri gibi beklersiniz. iyi haber beklersiniz... Neyi beklediğinizi bilmeden beklersiniz. Sonra, her şey biter. Ameliyat da biter. Patoloji raporu da gelir. Sonuç yine beklemek. . . Hem de belirsizlikle birlikte beklemek. . . Ne zaman gecenin, pembe kanatlarıyla uçuşan pembe kelebekleri gelecek, sihirli dokunuşlarıyla her şeyi eskisi gibi yapacak diye beklersiniz. . Taburcu olursunuz... Yine refakatçi olursunuz, yine taburcu olursunuz. Yine, yine refakatçi, taburcu.... Olursunuz da bekleme yine bitmez. Sizinle beraber gelir. O sizden bir parçadır artık..

              Sonra, sonrası yok hepsi bu.  Ağlayınız ve bundan utanmayınız..  Bekleyecek bir şey kaldı mi ?.

             Hadi gülümse, gülümse bakalım refakatçi.. 


ANNE MERHAMETİ

 

   “Bebeğimi görebilir miyim?” dedi yeni anne. Bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağı açtı ve şaşkınlıkla adeta nutku tutuldu! Anne ve bebeğini seyreden doktor, hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı. Bebeğin kulakları yoktu... Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği, sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu anlaşıldı Aradan yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı.

    Bir gün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırıyordu... Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı; ağlayarak:

    “Büyük bir çocuk bana ucube dedi...”

    Küçük çocuk bu üzüntüyle büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça da başarılı bir öğrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi; eğer insanların arasına karışmış olsaydı. Annesi, her zaman ona:

    “Genç insanların arasına karışmalısın” diyordu.

    Ancak aynı zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu.

    Delikanlının babası, aile doktoru ile oğlunun sorunu ile ilgili görüştü;
“Hiçbir şey yapılamaz mı?” diye sordu.

    Doktor:

    "Eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir" dedi.

    Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya başlandı. İki yıl geçti bir gün babası:

    "Hastaneye gidiyorsun oğlum, annen ve ben, sana kulaklarını verecek birini bulduk ancak unutma bu bir sır" dedi.

    Operasyon çok başarılı geçti ve adeta yeni bir insan olmuştu. Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal hayatında büyük başarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu. yıllar geçmişti, bir gün babasına gidip sordu:

    "Bilmek zorundayım, bana bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım...”

    Babası:

    “Bir şey yapabileceğini sanmıyorum" dedi. "Fakat anlaşma kesin, şu anda öğrenemezsin, henüz değil...”

    Bu derin sır yıllar boyunca gizlendi. Ancak bir gün açığa çıkma zamanı geldi... Hayatının en karanlık günlerinden birinde, annesinin cenazesi başında babasıyla birlikte bekliyordu. babası yavaşça annesinin başına elini uzattı; kızıl kahverengi saçlarını eliyle geriye doğru itti; annesinin kulakları yoktu.

    "Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu" diye fısıldadı babası "..ve hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi değil mi?

 

    Gerçek güzellik fiziksel görünüşe bağlı değildir, ancak kalptedir!

 

    Gerçek mutluluk, gördüğün şeyde değil, asıl görünmeyen yerdedir...

 

    Gerçek sevgi, yapıldığı bilinen şeyde değil, yapıldığı halde bilinmeyen şeydedir!"


KÜÇÜK ŞEY YOKTUR

"BİR ŞEY HER ŞEY İÇİN,  HER ŞEY BİR ŞEY İÇİN VARDIR"

                                                                                                Goethe

 

          "Vaktiyle koskoca bir gemide küçücük bir cıvata vardı.

         Bu , iki büyük çelik levhayı birbirine bağlayan çelik cıvatalardan biriydi. Gemi Hint okyanusunda yol alırken bu küçük cıvata, birdenbire laçka olmaya başladı,düşme tehlikesiyle karşılaştı.

       Öteki  cıvatalar ,'Sen düşersen biz de düşeriz!' diye seslendiler.

          Geminin teknesindeki perçinler de, 'Biz de çok sıkışığız , biz de laçka olalım' dediler.  Bunu duyan demir kaburgalar ise 'Ne olur yapmayın ' diye yalvardılar.

          'Siz tutmazsanız biz mahvoluruz!'

Derken küçük cıvatanın niyeti yıldırım hızıyla bütün gemiye yayıldı. Gemi titremeye başladı.

          Bunun üzerine bütün kaburgalar, levhalar, cıvatalar, en küçük perçinler el ele verip küçük cıvataya bir elçi gönderdiler. Küçük cıvata yerinde kalmalıydı. Aksi halde gemi parçalanacak,  içlerinden hiçbiri vatana kavuşamayacaktı.
            Küçük cıvata kendine bu kadar önem verilmesine çok sevindi ve olduğu yerde kalacağını bildirdi."


BİLMELİSİN Kİ

 

Bilmelisin ki .... Duvarda asılı diplomalar insanı insan yapmaya yetmez.

 

Bilmelisin ki .... Karşındakini kırmamak ve inançlarını savunmak arasında çizginin nereden geçtiğini bulmak zor.

 

Bilmelisin ki ... Gerçek arkadaşlar arasına mesafe girmez.

 

Bilmelisin ki ... Tecrübenin kaç yaş günü partisi yaşadığınızla ilgisi yok, ne tür deneyimler yaşadığınızla var.

 

Bilmelisin ki ... Aile hep insanın yanında olmuyor. Akrabanız olmayan insanlardan ilgi, sevgi ve güven öğrenebiliyorsunuz.

 

Bilmelisin ki ... Ne kadar yakın olursa olsunlar en iyi arkadaşlar da ara sıra üzebilir. Onları affetmek gerekir.

 

Bilmelisin ki .... Bazen başkalarını affetmek yetmiyor. Bazen insanin kendisini affedebilmesi gerekiyor.

 

Bilmelisin ki ... Yüreğiniz ne kadar kan ağlarsa ağlasın dünya sizin için dönmesini durdurmuyor.

 

Bilmelisin ki ... Şartlar ve olaylar, kim olduğumuzu etkilemiş olabilir. Ama ne olduğumuzdan kendimiz sorumluyuz.

 

Bilmelisin ki ... İki kişi münakasa ediyorsa, bu birbirlerini sevmedikleri anlamına gelmez. Etmemeleri de sevdikleri an gelmez.

 

Bilmelisin ki .... Her problem kendi içinde bir fırsat saklar. Ve problem, fırsatın yanında cüce kalır.

 

Bilmelisin ki ... Sevgiyi çabuk kaybediyorsun, pişmanlığı uzun yıllar sürüyor .....


Kurbağa

           Bir dişi hayvanın yavrularını yuttuğunu duysanız, herhalde onun ne kadar vahşi olduğunu düşünürsünüz.

            Halbuki Avustralya'da yaşayan bir tur kurbağa, yavrularını vahşiliğinden değil, merhametinden yutmaktadır.

            "Rheobatrachus silus" adi verilen kurbağanın yumurtadan çıkmak üzere olan yavrularını yutma sebebi, onların emniyetli bir şekilde gelişmesini sağlamaktadır. Acaba anne kurbağanın midesine inen yavrular, mide tarafından hazmedilmeyecek mi?

            Elbette hayır.

            Çünkü bütün kainatta görülen İlahi rahmet, bu yavruları da ihmal etmeyecektir. Yeni doğan aciz yavrulara anında sut yetiştirerek merhametini gösteren Zat, mideye inen yavruların hazmedilmemesi için de, kurbağanın midesindeki sindirim faaliyetini durdurur. Dişi kurbağanın daha önce midesine doldurduğu gıda maddeleri bağırsağa iletilir ve midenin şekli ile yapısı tamamen değişerek, yavrular için sıcak ve emniyetli bir beşik suretine girer.

            Oburluğu ile tanınan bu kurbağanın iştahı, aynı rahmet sahibi tarafından sonra tamamen kesilecek ve kuluçka devresi tamamlanıncaya kadar hayvan tam 2 ay aç kalacaktır. Kuluçkanın ileri safhasında mide büyüyerek akciğere dayanır. Ve onun faaliyetinin durmasına sebep olur.

            Ancak İlahi Rahmet burada da imdada yetişir ve akciğerleri devreden çıkan kurbağa, derisi vasıtasıyla nefes almaya baslar.

            Yumurtadan çıkan kurbağalar daha sonra yemek borusundan tırmanır ve anne kurbağanın ağzından aşağı atlayarak, gün ışığına çıkarlar.

            Mide yavruların tamamen çıkmasından 8 gün sonra normal

haline gelir ve vazifesini yerine getiren kurbağa, yiyip içmeye baslar.

            Avustralya’nın Adelade Üniversitesi’nden Zoolog Michael J. Tyler ile yardımcısı David Carter tarafından ortaya çıkarılan bu esrarengiz hadise, fizyoloji olarak bilinen ilim dalını alt-üst etmiştir.

            İlim adamları ülserin tedavisinde yeni bir ümit olarak gördükleri bu olağanüstü olayın nasıl gerçekleştiğini ve midedeki faaliyetin nasıl durdurulduğunu aramakla meşguller…