|
KURBAN Çok uzun bir gün geçirmişti. Yorgun gözlerine göz kapakları yorgan olmuş, uyumaya çalışıyordu. Düşünmekten kaçtığı konular hep beyninde tepiniyor, bir türlü uyku tutmuyordu. Bugüne kadar yaşadığı hadiselerin bir muhasebesini yapma lüzumunu hiç duymamıştı, fakat bugün; yaşadığı hadiseleri hafızasında bir video bandı gibi seyrediyor, geri alıyor, tekrar seyrediyor ve neticede muhasebesini yapıyordu... O, kendini hep yükseklerde görmüştü. Eh ne de olsa havacıydı! Her gün uçuyor, paraşütle atlıyor, gününü gün ediyor, sonra da etrafındaki/eri görmeden gururla dolaşıyordu. Çocukluğundan beri öyle yasamaya alışmıştı. Ailesinde bulamadığı alâkayı çevresinde aramış ve daima arkasında hükmedeceği kişiler bulunmasını arzulamıştı. İçindeki uzun istekleri elde etmede adeta yarışıyordu. Her türlü macerayı yasamak için koşan bir fıtrata sahipti. Bazen: "İşte bunun için paraşütçü oldum" diye düşünürdü. Havacılık onun en büyük tutkusuydu. Bu sebeple tahsil hayatına ara verip paraşütçü olmuştu. Bu is ona göre doyulmaz bir zevkti; her defasında ölümle pençeleşmek onun düşünmekten kaçtığı veya korktuğu hakikatlere bir darbe vuruyor ve "İste ben hiçbir şeyden korkmuyorum" diyordu. Aslında hep bir şeylerden kaçmış, beyninde tepinen "Sen nesin? Necisin? Nereden geliyor, Nereye gidiyorsun?" sorularına cevap vermemek için her türlü çareye başvurmuştu. Paraşütçü olduğu zaman yepyeni arkadaşlar edinmişti. Hemen hemen hepsi aynı çıkmaza girmiş, kendini ispat etme sevdasındaydılar. Yalnız içlerinden bir tanesi apayrı bir fıtrata sahipti. Temiz, sakin ve dürüst biriydi. En büyük hususiyeti bos vakitlerini bir odaya kapanarak geçirmesiydi... Zamanla aralarında samimiyet hasıl olmuş, canciğer arkadaş olmuşlardı. O, arkadaşının anlattığı hakikatleri, alçak gönüllülüğünü düşünüyor, kendisi ile kıyaslıyor ve aralarındaki uçurumun ardından ayrılan yollar görüyordu. Günler geçmiş, profesyonel birer paraşütçü olmuşlardı. Artık havada kuşlar gibi uçuyor ve çeşitli hareketler yapabiliyorlardı. Bir gün arkadaşı ona: "Su her gün havadan seyretmeye doyamadığımız muazzam güzelliklerin bir yaradanı var" demişti, o da gayri ihtiyari "Muhakkak" deyivermişti. Daha sonra uzun uzun konuşmalar ve arkadaşının samimi anlattığı hakikatler vücudunun bütün zerrelerini "İşte aradığım şey" diye titretmişti. O gece arkadaşı ona "İnsan bir yolcudur, ruhlar âleminden, ana rahminden, dünyadan, kabirden ve haşirden geçerek ebede gidecektir. Hepimiz yolcuyuz. Bir gün tekrar bizler Yaradana dönecek ve dünyada yaptıklarımızdan hesaba çekileceğiz" demişti. Uyurken bu sözleri tarifsiz bir refleksle tekrar ediyordu... Ve bu sabaha gelinmişti... Yine günlük uçuşlardan birini yapacaklardı. Teçhizatlarını kuşandılar, yedek paraşütlerini kontrol ettiler ve altı kişilik gruplarıyla uçaklarına yürüdüler. Hava oldukça serindi ve hafif rüzgâr esiyordu. Arkadaşı "oldukça zor bir atlayış olacak" demişti, o da "alışığız" diyerek geçiştir/vermişti. Uçakları gürültüyle pist başına geliyordu ve kapı kapatılarak sürat arttırıldı. Az sonra yemyeşil bir manzara altlarında uzanıyordu. Camdan ikisi de dışarıyı seyrederken gözleri buğulanıyor ve kim bilir hangi iklimlere dalıyorlardı. Uçaklar boşluğu yutarcasına ilerlemiş ve atlayış irtifasına yükselmişlerdi. Bugün ilk defa havada e/ele tutuşma harekete yapacaklardı. Bunun heyecanı sarmıştı ikisini de. Son kontrollerini yaptılar ve saha üzerine geldiklerinde art arda kapıdan çıktılar. Kuşlar gibiydiler ve zoru başararak el ele kenetlendiler, ikisinin de gözlerinin içi gülüyordu. Bir müddet sonra ayrılma ve paraşüt açma pozisyonuna geçmeleri gerekliydi, öyle de yaptılar. Önce arkadaşı ayrıldı ve deklanşörünü çekti, paraşütü çantasından dışarı fırlatmıştı. Fakat o da ne! Bir bez yığını gibi olmuş, daha doğrusu paraşütçülükte "mum hali" tabir edilen duruma gelmiş, açılmıyordu. Ani bir refleksle yedeğini de açan arkadaşı ana paraşütün klipslerini açmayı ihmal etmiş olduğunun farkında değildi ve iki paraşüt birbirine dolaşıvermişti. Saniyeler süren bu hadise ona hareket hakkı tanımamış, fakat gayri ihtiyari eli deklanşöre giderek paraşütünü açmıştı, sonra arkadaşının yere gülle gibi çakıldığını gördü, gerisini hatırlamıyordu. Ayıldığında ayağında hafif bir sızı ve başında da tonlarca yük hissediyordu. Bayılmadan önceki sahneler beyninden film şeridi gibi geçiyor ve aynı hadiseyi tekrar tekrar yaşıyordu. Şuuru iyice yerine geldiğinde hemen arkadaşını sordu. Yere çarptığı an öldüğünü duyunca da çılgına döndü, olamazdı!. Herşey birkaç saniyede cereyan etmişti, katılarak ağlamaya başladı. Ağladıkça arkadaşını görüyor, onun hayalini seyrediyor, dilinden dökülen sözleri duyuyor, kulakları uğulduyordu. O, pişmanlığını "Evet insan bir yolcu ve bir gün O'na dönecek, fakat bunu öğrenmem için bir kurban mı gerekliydi?" diyerek açığa vuruyordu. Son vazifelerini yapıp cenazeyi ailesine gönderirken hep "kurban" diyordu kendi kendine, "kurban!.." Sonra o küçük odaya girdi ve akşama kadar çıkmadı... Kim bilir nasıl ağladı, nasıl pişman oldu ve Yaradanına nasıl yalvardıysa kapıdan çıktığında yine dimdik, eskisi gibi cesur bir edaya sahipti. Artık kendinden emindi ve arkadaşının gayretini boşa çıkarmamaya kararlıydı, Gurub eden güneşe doğru yolu adımlarken yüzünde tatlı bir nur dalgalanıyordu... KİŞİLİK
Sınıf, öğrencilerin gürültü patırtısıyla sallanırken, sert
görünümlü hoca kapıda beliriyor. Sınıfa bir bakış atıp kürsüye geçiyor.
"Bu (1), kişiliktir. Hayatta sahip olabileceğiniz en değerli şey..."
Sonra
(1)'in yanına bir (0) koyuyor:
Bir
(0) daha...
Eklenen her yeni (0)' ın kişiliği 10 kat zenginleştirdiğini anlatıyor
hoca... Sonra eline silgiyi alıp en baştaki (1)'i siliyor. Geriye bir
sürü sıfır kalıyor. Ve Hoca yorumu patlatıyor: "Kişiliğiniz yoksa, öbürleri hiçtir".
BİR FATİH NASIL YETİŞİR? Bakmayın günümüzdeki insanların çorak gibi görünmesine. Bu millet, tarihinde öldükten sonra bile hayatı ve eserleriyle “hoş bir sâdâ” bırakmış pek çok büyük insan yetiştirdi. Mesela Peygamberin övgüsüne mazhar olan Fatih Sultan Mehmed… Şüphesiz Şehzade Mehmet’in kulağına Peygamber (as.)’ın müjdesini ilk fısıldayan iffet, şefkat ve basiret örneği annesi Hüma Hatundur. Oğlunu karnında taşımaya başladığı andan itibaren Sünnet-i Seniyyye terbiyesi vermiş, abdestsiz yere basmamış, besmelesiz emzirmemiştir. Mukaddes hedefini ve asli vazifesini dem dem ruhuna nakşedenlerin başında o gelir. Müslüman’ın ezeli emeli, peygamber tebşiri İslambol’un oğlu tarafından fetholunacağını sanki keşfen bilmiş, oğlunu fatih’e yaraşır tarzda yetiştirmek için gerekli her şeyi yapmış, müstesna bir kabiliyeti yetiştirip tarihe emanet eden mükemmel babası Sultan II.Murad’dır. Bir ev düşünün.. İçinde yaşayanlardan hiçbiri, hiçbir sabah namazını kazaya bırakmıyor. Günün her saatinde kubbeleri Kur’an tilavetinin insanı vecde getiren ilahi terennümleriyle yıkanıyor.. Küçükten büyüğe herkes hayrat düşünüyor, iyilik konuşuyor. İşte Fatih’in evi… Talebesinin ruhunu gergef gibi işlemiş, kozasını örmüş, nihayet ipekböceğini kozasından çıkarıp uçmaya başlayınca, önünde tek bi hedef olması için Fatih’i benzersiz bir hükümdar yapan Ak Şemseddin’den bahsetmeye bilmem gerek var mı? İşte Fatih bu şartlar altında Fatih oldu. Eğer imkanlarınız hatta dünyanızı aşan büyük hedefleriniz, kalıcı emelleriniz varsa… eğer sizi hedefinize ulaştırıp emellerinizi gerçekleştirebilecek sabra, sebata, ihlas ve gayrete sahipseniz.. Ve eğer bu uğurda bazı çilelere, dertlere, yorgunluklara, güçlüklere sıkıntılara katlanmayı göze alabiliyorsanız.. Hedefinize ulaşabilirsiniz.
Sihirli formül ise şu:
İnsan + Hedef + Gayret = ZAFER
Ruhları şâd olsun ecdadımızın…
YAVUZ SULTAN SELİM'İN VASİYETİ Mısır seferi dönüşünde, Yavuz Sultan Selim hocası İbni Kemal ile birlikte at üzerinde gidiyorlardı. Birdenbire devrinin meşhur âlimi İbni Kemalin atının ayağından sıçrayan bir çamur, Yavuz Selim’in giydiği sırmalı cübbesinin üzerine sıçradı ve kirletti. -“Bana başka bir cübbe veriniz. Bu cübbede böylece hazinemde saklansın.” Diyerek sırtındaki kaftanın sandukasına örtülmesini vasiyet etmiş ve Yavuz’un bu vasiyeti yerine getirilmiştir. “Âlimlerin atlarının ayaklarından sıçrayan çamurun bile makbul olduğunu gelecek nesiller ibretle görsün. Çünkü âlimler her zaman padişahlara lazımdır.” diyerek alimlerin değerini vezirlerine anlatmıştır. İlim ve ahlakta ün kazanmış yüksek adamların devlet işlerinde kullanılmasını vasiyet etmiş olan Yavuz Sultan Selim, "Halka rehberliği ancak ilim ve ahlakta yükselmiş olanlar yapabilir.” şeklinde konuşmuştur.
HAYATINIZI RENKLENDİRİN Birden her şey çok kötü gitmeye başlar ve artık hayatınızı güzelleştirmek için çözüm bulmakta zorlandığınızı hissedersiniz. Ama endişelenmeyin, işte birkaç çözüm:
*Televizyonunuzu atın! Saçma gelebilir ama eğer ömrünüzün bir yılını televizyondan uzak geçirirseniz, kendinizi çok daha iyi hissedeceksiniz. Böylece sinemaya, tiyatroya gitmek için de bol vakit bulabilirsiniz. *Hayatta olup bitenleri takip etmek için dünyanın dört bir yanında çıkan gazeteleri, dergileri İnternetten okuyun. *Kariyer seçiminizi yaparken "kapasite"niz kadar sizin için "uygun" olup olmadığını göz önünde bulundurun. En önemli on kişisel özelliğinizin listesini yapın ve sizin için neyin önemli olduğuna karar verin. *Zeki bir çalışkan olun. Önemli olan nasıl "çok çalıştığınız" değil, nasıl "çalıştığınız"dır. *Değişikliklerden korkmayın. İş yaşamındaki değişiklikler bir dönem her şeyin yerli yerine oturması için kendinize vakit tanımanız anlamına gelir. *"Esnek" olun. Günümüz iş dünyası çok yönlü hizmet verebilen, birçok konuda uzmanlaşmış elemana ihtiyaç duyuyor. *Gülün. Gülmek sadece stresinizi yenmenizi sağlamakla kalmaz, kalbinizi de korur. Amerikalı ilim adamları çok gülen insanların kalp hastalıklarına karşı daha dayanıklı olduğunu söylüyor. *Sigarayı bırakın. Herhangi bir sağlık sorunundan muzdaripseniz, öncelikle yapmanız gereken yine sigarayı bırakmaktır. Kararlı olun. *Yanınızda her zaman aspirin bulundurun. Sadece baş ağrısını geçirmez, zamanı gelince hayatınızı da kurtarır. İngiliz Kalp Vakfı’nın Araştırmasına göre, kalp krizi geçiren birine verilen aspirin ölüm riskini büyük ölçüde azaltıyor. *20. Yeni yılda olumlu düşünme gücünüzü devreye sokun. Her gün, sizi neyin rahatsız ettiğini düşünün ve o konuda çözüm üretmeye çalısın. *Üstünüzdeki giysiye şöyle bir bakın: Çevrenize nasıl bir mesaj veriyorsunuz? Giysilerinizde ne kadar açık renkler tercih ederseniz başkalarının enerjisini de o kadar itersiniz. Bu yüzden doktorlar beyaz giyer. Koyu renkleri tercih ederseniz, daha fazla enerji çekersiniz üstünüze ve otoriter bir havanız olur; bu yüzden polis üniformaları koyu renktir. Toplum içindeki konumunuza uygun renkte elbiseler giyin; aralara ruhunuzu ortaya çıkaracak renkler katmaktan çekinmeyin. *Kalp egzersizi yapın: İnsanları sevin! *Kalori hesaplarını bir kenara bırakın. Eğer kilonuzun fazla olduğuna inanıyorsanız, aşırıya kaçtığınız noktalarda kendinizi tutmaya çalısın. *Bir meyve sıkma makinesi alın ve uzmanlara kulak vererek haftada üç kez "kullanın!" *Saat başı bir bardak su için. Bu sık sık tuvalete gitme ihtiyacına yol açacak olsa da, yarım litre su enerjinize yüzde 20 enerji katar. *Bu seneyi "iyi uyuma yılı" seçin: Gün ortasından sonra kafeinli içeceklerden uzak durun, alkol almayın, bedeniniz iflas etmeden yatağa girin. *İyi para kazanmak istiyorsanız, kariyerinizi seçerken özen gösterin. Warwick Üniversitesi'nin yaptığı bir araştırmaya göre hukuk ve politika eğitimi görenler ziraat fakültelerinden mezun olanlardan yüzde 50 daha az kazanıyor.
Hiçbir şey için "BENİMDİR" deme! Sadece deki: "YANIMDADIR!" Çünkü ne "ALTIN" ne "TOPRAK" ne "YAŞAM" ne "ÖLÜM" ne "SEVGİLİ" ne de "KEDER" daima SENİN KALMAZ!!! SIRAYA GEÇME YOLLARI KLASİK TEPKİ: "Sıraya geç kardeşim"
|