BU AHLAKTAN BİZDE DE VAR MI?

En kötü ahlak, kanaatinde inatçılık etmek, birinin düzeltmesine asla rıza göstermemek. En güzel ahlak da, yanlışta ısrarcı olmamak, birinin düzeltmesinden memnun olmak. Bu ahlak, daha ziyade Halife Hazreti Ömer'in ahlakıdır.

O, kendi düşüncesinde asla ısrarcı olmaz, birileri gelir de ona kanaatinin yanlışlığını ifade ederse asla diretmez, hemen doğruyu kabul ederek kendi düşüncesini terk ederdi. Bundan dolayı ona vakkaf denmiştir.

Vakkaf; bir arabanın hızla giderken önüne bir engel çıkmasıyla frene basılıp da aniden zınk diye durdurulmasıdır. Hazreti Ömer de bir şeyi kabul etmiş, hızla uygulamaya giderken biri önüne çıkar da onun yanlışlığını söylerse aniden durur, doğru bulursa kabul etmekte asla tereddüt göstermez sonra da şöyle derdi:

- Allah razı olsun senden, beni bir yanlıştan kurtardın. Yoksa ben sadece yanlış kanaatte kalmayacak, yanlışı uygulayacaktım da. Bu konuda oldukça ibretli olaylar anlatırlar. Birini geceleri Medine'de birlikte gezdikleri Abdurrahman bin Avf Hazretleri nakleder.
Bir gece Medine sokaklarında gezerken bir evin içinden karışık seslerin geldiğini duyarlar. Biraz yaklaşınca sorar Halife:

- Ey Abdurrahman, bu evin kime ait olduğunu biliyor musun?

Abdurrahman bin Avf, "Bilmiyorum" der. Şöyle açıklama yapar:

- Burası Rebi'a bin Ümeyye'nin evidir. İçindekiler de sarhoşlar, içmişler bağırıp çağırıyorlar. Ne dersin, bunlara ne türlü bir ceza uygulayalım? Gecenin bu saatinde bu haldeler...

Abdurrahman bir Avf der ki:

- Bana kalırsa ceza uygulanacaklar onlar değil, biziz!

İrkilir Halife.

- Neden? diye sorar. Şöyle izah eder büyük sahabi:

- Allahü Azimüşşan 'İnsanların gizli ayıplarını araştırmayınız.' buyuruyor. Biz ise gecenin bu saatinde evinin içindeki ayıplarını araştırıp meydana çıkarmakla meşgulüz. Aslında cezalık işi biz yapıyoruz demektir!

Bunun üzerine düşünmeye başlayan Halife, elini Abdurrahman bin Avf'ın eline uzatarak der ki:

- Tut şu elimden de bir an evvel buradan uzaklaşalım; yoksa biz onlara değil, onlar bize cevaz isteyebilirler.

Oradan hızla uzaklaşırken de söylenmekten kendini alamaz:
- Allah insanları doğru düşünen dostlardan mahrum etmesin. Kimseyi de kendi kanaatinde ısrarcı eylemesin. Kendi kanaatini dostlarına kontrol ettirmek, daha doğrusunu duyunca da hemen kabul etmek ne güzeldir!

***

Ne dersiniz? Sizde de var mı böyle bir anlayış? Siz de kendi düşüncenizi dostlarınıza kontrol ettirir, daha doğrusunu duyunca hemen kabul eder misiniz? Yani vakkaflık sizde de söz konusu mu? Yoksa kimse sizin gibi doğru düşünemez, sizi kimse tashih edemez mi? Siz hep herkesten iyi düşünür, herkesi siz mi düzeltirsiniz?


HUZURLU OLMAK İÇİN 100 ÖNERİ

01. Ufak şeyleri dert etmeyin.

02. Kusursuz olamayacağınızı kabullenin.

03. Rahat ve ılımlı insanların çok başarılı olamayacakları düşüncesini bir yana bırakın.

04. Olumlu ve olumsuz düşünce kartopunun çığ gibi büyüme etkisini göz önüne alın.

05. Sevgi kapasitenizi geliştirin.

06. Unutmayın: Öldüğünüz zaman yapılacak işler listeniz hâlâ dolu olacaktır.

07. Kimsenin sözünü kesmeyin, cümlesini siz bitirmeyin.

08. Birisine bir iyilik yapın ve kimseye bundan bahsetmeyin.

09. Bırakın ilgiyi başkaları toplasın.

10. İçinde bulunduğunuz ânı yaşamayı öğrenin.

11. Sizden başka herkesin bilgili olduğunu düşünün.

12. Sabır geliştirme egzersizleri yapın.

13. Sevgi elini önce siz uzatın.

14. Kendinize sorun: Bir yıl sonra bunun bir önemi olacak mı?

15. Gerçeği kabul edin.

16. Arada sırada canınızın sıkılması yararlıdır: Bırakın canınız sıkılsın.

17. Strese dayanma gücünüzü azaltın.

18. Haftada bir kez yürekten gelen bir mektup yazın.

19. Sık tekrar edin: Hayat acil bir durum değildir.

20. Zihninizde özel bir bölüm açın.

21. Her gün bir dakikanızı, minnettar olduğunuz birini düşünmek için harcayın.

22. Tanımadığınız insanların gözlerine bakın ve gülümseyerek merhaba deyin.

23. Her gün kendinize biraz sessiz zaman ayırın.

24. Yaşamınızdaki insanları minik çocuklar ve yüz yaşında ihtiyarlar olarak düşünün.

25. Önce karşınızdaki kişiyi anlamayı hedefleyin.

26. Daha iyi bir dinleyici olun.

27. Savaşlarınızı akıllıca seçin.

28. Çöpü çıkarma sırasının kimde olduğunu hatırlamıyorsanız gidip siz çıkarın.

29. Eleştirme isteğinizi bastırın.

30. Daha ılımlı bir sürücü olun.

31. Unutmayın: İnsanı edindiği huylar oluşturur.

32. Bilmemenin verdiği rahatlığı duyun.

33. İpin ucunu biraz bırakın.

34. Bir bitki yetiştirin.

35. Yoga (ya da jimnastiğe) başlayın.

36. Erken kalkmaya alışın.

37. En inatla savunduğunuz beş iddianızı sıralayın ve bu konularda yumuşamaya çalışın.

38. Planlarınızda esnek olun.

39. Konuşmadan önce derin bir soluk alın.

40. Suçluluğu değil masumiyeti görmeye çalışın.

41. Sırf gırgır olsun diye, size yöneltilen eleştiriyi kabul edin. Göreceksiniz canınız yanmayacak.

42. Kendi görüşlerinizden tamamen farklı makale ve kitaplar okuyun ve bir şeyler öğrenmeye çalışın.

43. Zihninizi sessizleştirin.

44. Birisi size topu atarsa, bunu tutmak zorunda değilsiniz.

45. Olumsuz düşüncelerinize yüz vermemeye çalışın.

46. Öfkeniz kabarmaya başladığı zaman ona kadar sayın.

47. Sorunlarınızı öğretmeniniz olarak görün.

48. Biraz yüzünüz gülsün.

49. Bu da geçer.

50. Gevşeyin!

51. Bugününüzü son gününüzmüş gibi yaşayın. Öyle olabilir.

52. İç dünyanız için zaman ayırın.

53. Olağan şeylerdeki olağanüstülüğü arayın.

54. Kendi işinize bakın, kendinizi başkasının yerine koymayın.

55. Hayatı olduğu gibi kabul edin.

56. Yüreğinizin sezgisine güvenin.

57. Bırakın çoğu zaman başkaları haklı olsun.

58. Daha sabırlı olun.

59. Kendi cenazenize katıldığınızı farz edin.

60. Önce karşınızdaki kişiyi anlamayı hedefleyin.

61. Ruh durumunuzu dikkate alın: Moralinizin bozuk olduğu zamanlar sizi yanıltmasın.

62. Hayat bir sınavdır.

63. Herkesin onayını alamayacağınızı unutmayın. Övgü ve yergi aynı şeydir.

64. Rastgele iyilikler yapın.

65. Bir davranışın ardındakini görmeye çalışın.

66. Gönlü bol olmayı haklı olmaya yeğleyin.

67. Bugün üç kişiye onları ne çok sevdiğinizi söyleyin.

68. Alçak gönüllü olmaya çalışın.

69. Kışa hazırlık (eksikleri gedikleri kapatma) telaşından kaçının.

70. Her gün birkaç dakikanızı sevdiğiniz birini düşünmeye ayırın.

71. Antropolog olun: Ön yargınızdan uzak, başka insanların yaşam ve davranış tercihlerini inceleyin.

72. Herkesin farklı olabileceği gerçeğini anlayın ve saygı gösterin.

73. Kendinize bir kamusal yardım konusu seçin.

74. Her gün en az bir kişiye beğendiğiniz bir özelliğini söyleyin.

75. Sınırlarınızı öne sürmeyin, yoksa sınırlı olursunuz.

76. Gördüğünüz her şeye Allah’ın sıfatları aksetmiştir.

77. Başkalarının fikirlerinde biraz olsun doğruluk payı arayın.

78. Bardağın (ve başka her şeyin de) kırılmış olduğunu varsayın: Her şeyin bir başlangıcı ve bir sonu vardır.

79. Bu ifadeyi iyi anlayın: Nereye giderseniz siz oradasınız.

80. Kendinizi iyi hissettiğiniz zaman şükredin, kötü hissettiğiniz zaman ılımlı olun.

81. Postayla evlat edinin. Bir vakıf yoluyla bir çocuğa yardım edin

82. Yaşamı melodram olarak görmeyin.

83. Aynı anda birkaç şey yapmaya kalkmayın.

84. Fırtınanın Gözü'nde (karmaşanın ortasındaki sükûnet noktasında) bulunmaya çalışın.

85. Sahip olmak istediğiniz şeyleri değil, elde etmiş olduklarınızı
düşünün.

86. Dostlarınızdan ve ailenizden bir şeyler öğrenmeye açık olun.

87. Bulunduğunuz konumdan mutlu olmaya bakın.

88. Hizmet vermeyi yaşamınızın değişmez bir parçası haline getirin.

89. Bir iyilik yapın ve karşılığını ne isteyin, ne de bekleyin.

90. Varlığınızı bir bütün olarak kabullenin.

91. Başkalarını suçlamayı bırakın.

92. Yardım etmeye çalışırken önceliğinizi küçük şeylere verin.

93. Unutmayın: Bundan yüz yıl sonra dünyada bambaşka insanlar olacak.

94. Sorunlarınıza olan bakışınızı değiştirin.

95. Bir tartışmaya girecek olursanız, kendi görüşünüzü savunmadan önce
karşı tarafın savını anlamaya çalışın.

96. "Anlamlı başarı"nın tanımını bir kez daha yapın.

97. Duygularınıza kulak verin; size bir şey söylemeye çalışıyorlar.

98. Yaşamınızı sevgiyle doldurun.

99. Kendi düşüncelerinizin gücünü bilin.

100. "Daha fazlası daha iyidir" diye düşünmekten vazgeçin..


UYARILAR

NASIL ÖĞRENİRİZ?

 

Hiçbir zafere çiçekli yollardan gidilmez.

                                                            LA FONTAINE

 

İnsan zihni, dakikada 600 kelimelik bir konuşma hızını algılama kapasitesine sahiptir. Normal bir konuşmanın hızı dakikada 150 kelime civarında olduğuna göre, dinleme esnasında, zihnimizde, her dakika için 450 kelimelik bir boşluk kalmaktadır. İşte bu boşluk, dikkatin dağılmasını kolaylaştırır, adeta teşvik eder. Bunun önüne geçmek için, zihni bir noktaya yoğunlaştırmak gerekir.

 

 

GÜMÜŞ GÜNLER, ALTIN SAATLER BOŞ GEÇMEMELİ

Başlangıçta hepimizin eşit olarak sahip olduğu tek şey, zamandır.

Sorun; ne kadar zamanımızın olduğunda değil, sahip olduğumuz zamanı nasıl kullandığımızdadır.

Zaman; eşsiz bir kaynak… biriktiremeyiz; harcamak zorundayız. Onu istediğimiz zaman durduramayız.

Zaman; tekrar ele geçmeyen tek şey!

 

 

UYKU SAATİNDE İYİ UYU, DERS SAATİNDE UYUMA!

Uyku sırasında hatırlama mekanizması daha az rahatsız edilmektedir. Öğrendiklerimizi, uykuda daha yavaş, uyanıkken daha hızlı unuturuz. Öğrenme üzerinde en az bozucu etkiyi yapan etkinlik “uyku” dur. Eğer bir şeyi kalıcı olarak öğrenmek istiyorsanız, uyumaya gitmeden önce küçük bir tekrar yapmanızda büyük fayda vardır.

 

 

UNUTMA!

Bu tür ders çalışma seni başarıya götürmez: “Gece 2’ye kadar ders çalıştım, sabah da saat 5’te kalktım… sınavım yine de istediğim gibi geçmedi!”

Bu yakınmayı hep duyarız. Oysa hepimizin bildiği gibi, önemli olan, dersin başında kaç saat geçirdiğiniz değil, zamanı nasıl geçirdiğinizdir. Son geceye sıkıştırılmış bir sınav çalışması için geç vakitlere kadar uykusuz kalmak, sınava hazırlanmak için pek güvenilir bir yol olmasa gerek.

 


Yirmi Saniyede

   Şeytan hizmetçi kılığına girmiş ve yirmi sene Cüneyd-i Bağdadı Hazretleri’nin yanına gidip gelmişti. Bir türlü gönlüne vesvese vermeye, ona istediklerini yaptırmaya muvaffak olamamıştı. Bir gün:

-Ey Üstad! Yoksa siz benim kim olduğumu biliyor musunuz? dedi.

Hazreti Cüneyd:

- Sen lanetli İblissin. İlk geldiğin andan beri seni tanıyorum, buyurdu.

   Şeytan:

- Ey Sultanü’l Muhakkikin! Sizin kadar yüksek dereceye ulaşan başka bir büyük zat tanımıyorum. Yirmi senedir size hiçbir isteğimi yaptırmaya muvaffak olamadım, dedi.

 Bu sözleri işiten Cüneyd Hazretleri nefretle:

 - Defol mel’un! Şimdi de beni kendini beğenme hastalığına düşürerek mahvetmek mi istiyorsun! Yirmi senede yapamadığını yirmi saniyede mi yapacaksın? Yıkıl karşımdan! Diye bağırdı.

***

İnsanin en zayıf damarı “Sensin!” denilerek, koltuğunun altına girmektir. Nice cahil, günahkar, kendisini alim ve faziletli zannederek bu şekilde İslam’a zarar vermiş, verdirilmiştir. Günümüzün de en tehlikeli hastalıklarından birisi budur.


SİHİRLİ TAS

Bir varmış, bir yokmuş. Allah'ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde bir Keloğlan varmış. İhtiyar ve yoksul annesi, bu biricik oğlunu "Keloğlum, keleş oğlum" diye severmiş.

Günlerden bir gün Keloğlan annesinden izin alıp balık tutmaya gitmiş. Belki bir kaç balık yakalarım. Anacığımla pişirir, yeriz. Aç karnımızı doyururuz" diye düşünüyormuş.

Irmağın kenarına gelip oltasını salmış. Öğleye doğru kocaman bir balık tutmuş. Pulları gümüş gibi parlak, gözleri cam gibi aydınlık, güzel mi güzel bir balıkmış bu...

Keloğlan balığın pullarını kazımış, karnını yarıp temizlemek istemiş. Bir de ne görsün! Balığın karnı içinde kocaman bir tas durmuyor mu? Keloğlan bir sevinmiş, bir sevinmiş ki sormayın. "Hem balığı götürürüm anama, hem tası" demiş.

Tası su ile doldurup balığı yıkamak istemiş. Birden inanılmayacak bir şey olmuş. Tastan boşalttığı sular altın olarak akıyormuş yere. Keloğlan çok şaşırmış. Bir kaç kere denemiş, hep altın akıyormuş tastan. "Bu, sihirli bir tas galiba. Hemen anama haber vereyim" demiş. Evlerine koşmuş.

Sihirli tasa küpler dolusu suyu doldurup doldurup boşaltmış. Suyu boşalan küplere de altınları biriktirmiş. Artık ülke hükümdarı bile onun yanında fakir sayılırmış...

Keloğlan günler sonra büyük bir saray yaptırıp oraya taşınmış. Kendisine hizmetçiler tutmuş. Sevdiği ve istediği her şeyi alıyor, en güzel yemekleri yiyormuş. Sonunda altınlarının çokluğu onu şımartmaya başlamış.

Gereksiz masraflara, lüzumsuz harcamalara girişmiş. "Oğlum bu işin sonu kötü olabilir" diye öğüt vermeye çalışan anasını bile dinlememiş. 

"Sihirli tas elimde, ne istersem yapabilirim..." diyormuş.

Keloğlan'ın böyle kendini beğenmesi, şımarması ve hırsa kapılması, insanların ona duyduğu sevgiyi azaltmış. Herkes "Eski hali bundan daha iyiydi. Gözünü hırs bürüdü Keloğlan'ın" demeye başlamış.

Keloğlan bir gün daha çok altın elde etmek için, sihirli tasını eline alıp ırmağın kenarına gelmiş. "Suyu tükenecek değil ya, bir saray da buraya yaptırayım. " demiş. Gurur ve kibirle tasını suya daldırmış. Kıyıda biriken altınlar hırsını artırıyormuş. Daha hızlı daha hızlı daldırmaya başlamış tası. Artık altınlardan başka bir şey düşünmüyormuş. Birden tas elinden kayıp suya düşmüş. Keloğlan onu tutmak için eğilince kendisi de ırmağa yuvarlanmış. Yüzme bilmediği için hızla akan ırmakta nerdeyse boğulacakmış. Binbir güçlükle kenara çıkmış. Kendisi suda çırpınıp dururken,biriktirdiği altınları da hırsızlar çalıp götürmüşler.

Artık tası bulmanın da imkanı kalmadığından ağlaya ağlaya annesinin yanına dönmüş. Başına gelenleri anlatmış. Yaşlı kadın:

- Üzülme yavrum, demiş. Hay'dan gelen Hû'ya gider. Zaten, sen o tası alnının teri, elinin emeği ile kazanmamıştın. Üstelik zenginlik seni iyice şımartmıştı. Böylesi daha iyi oldu. Hiç olmazsa kendini başkalarından üstün görme hastalığından kurtulursun."

Keloğlan bu sözlerle teselli bulmuş. Anasına hak vermiş.

 

VAR MI ALIN TERİYLE KAZANILANDAN DAHA TEMİZİ, DAHA HASI…

ATIN ARTIK, O ELİNİZDEKİ TASI…


CENNET KOMŞUSU

         Vaktiyle padişahlardan biri şehri dolaşmaya çıkmıştı. Tanınmamak için kıyafetini değiştirmiş, yanına da bir kölesini almıştı. Halkın kendi yönetimi hakkında neler düşündüğünü öğrenmek istemişti.

         Mevsim kıştı. Soğuk her yeri kasıp kavuruyordu. Yolu bir mescide düştü. İki yoksul bir köşede titreyerek oturuyordu. Gidecek başka yerleri yoktu. Onların ne konuştuklarını merak eden padişah yanlarına sokuldu.

Fakirlerden şakacı olanı soğuktan şikayet ediyordu:

         - Yarın cennete gittiğimizde bizim padişahı oraya sokmayacağım! Cennetin duvarına yaklaştığını görürsem, pabucumu çıkarıp kafasına vuracağım.

Öteki merakla sordu:

         - Onu niçin cennete sokmayacakmışsın?

         - Tabii sokmam. Biz burada soğuktan donarken o sarayında keyif sürsün. Bizim halimizden haberdar olmasın. Sonra da kalkıp cennette bana komşu olsun. Ben öyle komşuyu istemem arkadaş, dedi.

Gülüştüler.
Padişah kölesine:  

- Bu mescidi ve adamları unutma! dedi.

- Saraya dönünce mescide adamlarını yolladı. İki fakiri alıp saraya getirdiler.

         Zavallılar başımıza neler gelecek diye korkuyla bekleşirken onları dayalı, döşeli bir odaya yerleştirdiler.

- Burada yiyip, içip yatacak, padişahımıza dua edeceksiniz. Cennette size komşu olmasına karşı çıkmayacaksınız, dediler.

 

Peygamberimiz yoksula yardım edenleri şöyle övmüştür:

"Bir mü'mini dünya dertlerinden kurtaranı, Allah, ahiret dertlerinden kurtarır."